Javier Milei’yi Savunmak: Kevin Carson’ın “Helikopterler Hariç Her Şey” Başlıklı Yazısına Karşı Bir Yanıt
Geçtiğimiz günlerde sol-liberteryen bir düşünür olan Kevin Carson’ın “Everything But the Helicopters” başlıklı kısa makalesini okudum. Carson bu metinde, Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’ye yönelik, öngörülebilir olmakla birlikte dikkate değer ölçüde sert bir eleştiri yöneltmektedir. Milei’yi yalnızca “sahte bir liberteryen” olarak nitelemekle yetinmemekte; onu Donald Trump, Viktor Orbán ve hatta Vladimir Putin gibi çeşitli otoriter liderlerle aynı kategoriye yerleştirerek oldukça kapsamlı bir suçlama dizisi ortaya koymaktadır.
Ne var ki Carson’ın analizinin büyük bir bölümü yapısal bir
sorundan muzdariptir: Ortaya koyduğu eleştiri, Arjantin’in siyasal, toplumsal
ve ekonomik gerçekliğinden neredeyse bütünüyle kopuk bir perspektiften
şekillenmiş bulunmaktadır.
Felaket ve Akabinde Yaşananlar
Bir Arjantinli olarak, ülke tarihinin en ağır ekonomik ve
siyasal çalkantı dönemlerinden biri olan 2000’li yılların başında dünyaya
gelmiş bulunmaktayım. Çocukluğum, normal bir yaşamın en temel koşullarını dahi
aşındırmayı başaran bir dizi sol-popülist ve korporatist hükümet altında
geçmiştir. 2003–2015 arasındaki on iki yıllık kesintisiz Kirchnerist yönetim,
Arjantin Devleti’ni popülist bir kleptokrasi şeklinde işletmekteydi; rejimin
ekonomik modeli ise en iyi şu tehditkâr mantıkla tanımlanabilmektedir: “Bacaklarını
kırar, ardından sana koltuk değneği veririz ve buna minnettar olmanı bekleriz.”
Her ne kadar kriz sonrası toparlanma dönemi görece bir büyüme
sağlamış olsa da, bu büyüme kum üzerine kurulmuş bir yapıdan ibaretti:
istikrarsız bir makroekonomi, sürekli genişleyen müdahaleci düzenlemeler,
korumacı ticaret politikaları ve nihayetinde mali çöküşe doğru gidiş. 2015
başkanlık seçimlerinde bir dönüşüm umudu olarak ortaya çıkan Mauricio Macri
dahi bu trendi tersine çevirememiş, aksine mevcut sorunları daha da
ağırlaştırmıştır.
Bu uzun erimli gerileme, 2019’da Peronist partinin yeniden
iktidara gelmesiyle birlikte doruk noktasına ulaşmış ve muhtemelen modern
Arjantin tarihinin en başarısız yönetimini ortaya çıkarmıştır. Ortaya dökülen
skandallar ulusal bir utanç listesini andırmaktadır: dünyanın en uzun COVID-19
karantinalarından biri; siyasal bağlantıları olan kişilere ayrılmış VIP aşı
merkezleri; devlet polisinin gerçekleştirdiği cinayetler ve kaçırılmalar;
bizzat devlet başkanının sarf ettiği ırkçı ifadeler; ve son otuz yılın en
yüksek enflasyon oranı. Yolsuzluk, beceriksizlik ve ekonomik cehaletin
boyutlarını sergileyen bu vakalar o denli fazladır ki, tümünü eksiksiz
sıralamak çok daha uzun bir makaleyi gerektirmektedir.
Böylesine çökmüş bir toplumsal ve ekonomik bağlamda Javier
Milei gibi bir figürün yükselişi sadece öngörülebilir değil, neredeyse
kaçınılmaz görünmekteydi. Macri döneminin başarısız kademeli reform
girişimleriyle hayal kırıklığına uğramış geniş kitleler, artık radikal biçimde
farklı bir yaklaşım için hazır hâle gelmişlerdi: Devletin kısmi biçimde
onarılması değil, Devlete karşı kapsamlı bir mücadele yürütülmesi
gerekmekteydi. Milei’nin agresif üslubu, televizyon ekranlarındaki ekonomi
dersleri, sosyalizme ve “siyasal kast”a yönelttiği sert suçlamalar, çökmüş bir
Arjantin ile dünya genelindeki refah arasında yaptığı karşılaştırmalar—tüm bu
unsurlar onu 2023 başkanlık seçimlerinde olağanüstü bir hızla zirveye taşıyan
araçlar olarak işlev görmüştür.
Ancak böylesine derin bir çöküşün ortasında—radikal
politikaların yalnızca makul değil, aynı zamanda zorunlu göründüğü bir
bağlamda—bir libertaryen eleştirmenler korosu ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Kendi ülkelerinin istikrarlı ve güvenli koşullarından konuşan bu isimler,
Milei’yi devraldığı uçurumun gerçekliğiyle değil, ders kitabı soyutluğundaki
steril bir ideal ile karşılaştırmaktadırlar. Kevin Carson bu grubun en belirgin
temsilcileri arasında yer almaktadır.
Bir Zorunluluk Meselesi
Liberteryen düşünce birçok renge sahiptir. Hatta iki
liberteryenin tüm konularda bütünüyle aynı fikirde olduğunu düşünmek bile
güçtür; eğer böyle bir uyum gerçekten var olsaydı, bu ideolojinin bir tür kült
hâline gelmiş olmasından kaygı duyardım! Tartışmasız biçimde, siyasi
geleneğimizin kendisiyle övündüğü hususlardan biri, iç tartışmanın yalnızca
tolere edilmediği, aksine fikirlerimizi geliştirmek ve argümanlarımızı
keskinleştirmek için zorunlu bir araç olarak aktif biçimde teşvik edilmekte
olduğudur (elbette kişi bir Randian değilse).
Bununla birlikte, bu canlı tartışma ortamının altında daha
temel bir yarılma bulunmaktadır. Bu yarılma ne sonuççu–ödevci ayrımıdır, ne de
sol–sağ ikiliği. Söz konusu olan, dogmatist ile pragmatist arasındaki ayrımdır;
ortodoks ideolog ile heterodoks reformcu arasındaki çatallaşmadır. Bu, iki
farklı iradenin çatışmasıdır: biri ideolojik safiyet için beklemekte ısrar eden
irade, diğeri ise belirsiz bir elde oynama cesaretini göstermek isteyen irade.
İlk grubun—dogmatistlerin—büyük ölçüde sırtı hiçbir zaman duvara dayanmamış
kişilerden oluşması elbette şaşırtıcı değildir.
Dogmatik liberteryenin hatası, devletin kendisi meşru
olmadığı için (ki değildir), devletin tüm eylemlerinin de eşit derecede
gayrimeşru sayılması gerektiğine inanmaktadır. Daha önce de savunduğum üzere,
devletin bir örgüt olarak meşruiyeti derece derece değerlendirilebilecek bir
konu değildir. Aksine, devletin bazı eylemleri biçimsel olarak “iyi” sonuçlar
doğurabilmektedir; ancak bu, yalnızca devletin bizzat yarattığı
adaletsizlikleri ortadan kaldırdığı düzeltici durumlarda geçerlidir. Dogmatist
için ise bu dahi kabul edilemezdir. Onların gözünde, devletin köleleri
özgürleştirmesi, köleleştirmesi kadar gayrimeşrudur. Bu mantığın kaçınılmaz
sonucu ise farkında olunmayan bir nihilizmdir: Bir yandan devletlerin var
olduğu bir dünyada gerçek özgürlüğün imkânsız olduğunu iddia ederken, diğer
yandan özgürlüğün ancak bugüne dek uygulamada başarıya ulaşmamış yöntemlerle
elde edilebileceğini savunmaktadırlar. Bunu, Nock’un “Remnant” anlayışının
kaderci bir uzantısı olarak görmekteyim: Kendi kısırlığını henüz idrak edememiş,
tarih boyunca gerçekleşmemiş ve muhtemelen ömrümüz boyunca da gerçekleşmeyecek
bir kitlesel uyanışı hâlâ beklemektedirler—sonu gelmeyen savaşlara ve
soykırımlara rağmen. Eğer haklı olsalardı, modern Almanya bugün bir anarşi
olurdu.
Dogmatistin kavrayamadığı şey şudur: Dünya nüfusunun büyük
kısmı için liberteryenizm soyut bir ideal değil, hayatta kalmak için bir
zorunluluktur. Serbest ticaret fikri, korumacı bir kafesin içine hapsedilmiş
bir Arjantinli için yaşamsal bir zorunluluktur. Mülkiyet hakkı fikri, kendi
sığırına dahi sahip olmasına izin verilmeyen bir Kübalı için çaresizce ihtiyaç
duyulan bir zorunluluktur. İfade özgürlüğü fikri, devletin misilleme tehdidi
altında yaşayan bir Çinli için inkâr edilemez bir zorunluluktur. Bu özgürlükleri
genişletecek herhangi bir devlet eylemini—sırf devlet tarafından
gerçekleştirildiği için—reddetmek, deontolojik açıdan kusursuz görülebilir;
ancak pratikte bu, özgürlüğün kendi kendini imhasıdır.
İlkeleri korumak için pragmatizmden vazgeçmek gerekmez;
ilkelerin bu dünyada bir karşılık bulabilmesi için pragmatizm gereklidir.
Gerçek şu ki, modern dünya liberteryen idealler üzerine kurulmamıştır ve bu
durum karşılaştırmalı değerlendirmeleri kaçınılmaz kılmaktadır. Devletin
küçülmesini, devletin genişlemesiyle ahlaki açıdan eşdeğer gören bir
liberteryen özgürlüğü savunmamakta; somut özgürlüğün pahasına soyut bir ideali
savunmaktadır. Özgürlüğü gerçekten önemseyen herkesin pragmatik tavizler
vermesi gerekmektedir; bu tavizler deontolojik ilkelerin ihlali olarak değil,
tam tersine, bu ilkelerin gerçeğe dönüştürülmesinin tek yolu olarak
görülmelidir.
Kusurlu Liberteryenizm Üzerine Bir Savunma
Kuramsal düzlemde liberteryenizm son derece belirgin bir
ideolojidir. Uygulamada ise adlandırmalardan ibaret bir karmaşaya
dönüşmektedir. Gerçek dünyada “liberteryen” politika olarak sunulan
şeyler—vergi indirimi, bir düzenlemenin kaldırılması ya da devlet aygıtının
küçültülmesi—her zaman yorum ve uzlaşı meselesidir. Basit gerçek şudur: Hiçbir
ideolojik plan, düşmanla ilk temasında olduğu gibi kalmamaktadır; biz
liberteryenler için ise düşman, bizzat mevcut gerçekliğimizin kendisidir. Saf
siyasal felsefe ve saf iktisat bir gecede hayata geçirilememektedir; dünya
böylesi bir girişimi verimsiz, hatta felaket niteliğinde kılacak sayısız
kısıtla kuşatılmış durumdadır.
Bu yüzyılın belki de en önemli liberteryen düşünürü olan
Hans-Hermann Hoppe, Milei’yi “merkez bankasını derhal kapatmamakla”
eleştirdiğinde bu yanlışa açık bir örnek sunmuştur. Hoppe—ne kadar parlak bir
zihin olursa olsun—bu eleştirisinde kritik bir hata yapmıştır: Gerçekliği göz
ardı etmiştir. Arjantin Merkez Bankası’nın kapatılabilmesi, kısa vadeli devlet
borçlanma araçlarının (Leliq’ler) ve bankalara sağlanan menkul kıymet
güvencelerinin (“put”lar) tümünün ortadan kaldırılmasını gerektirmektedir; bunlar
ciddi ölçekte koşullu yükümlülükleri temsil etmektedir. Çok yakın bir zamana
kadar da, hükümetçe belirlenen döviz kuru ile gerçek kara borsa kuru arasında
devasa bir uçurum bulunmakta ve bir düzineden fazla farklı kur uygulanmakta
idi. Merkez bankasını bir anda kapatmak, Arjantin Pesosu’nun anında değer
kaybetmesine yol açacak, muhtemelen aylık enflasyonun iki haneli olduğu bir
dönemde hiperenflasyonu tetikleyecekti. Bunu izleyen bankalara hücum,
bankaların yabancı para likiditesini tüketmesine neden olacaktı ki, bu sırada
Arjantin Merkez Bankası’nın zaten net yabancı rezervleri negatife düşmüş
durumdaydı. Arjantin Devleti tüm finansman kaynaklarını kaybedecek, sonuçta
Milei büyük ihtimalle bir darbeyle görevden uzaklaştırılacak ve
“liberteryenizm” uygulanmış en aptal ideoloji olarak damgalanacaktı. Ve bütün
bunlar, Milei’nin merkez bankasını kapatacak siyasi güce sahip olduğunu
varsaymaktadır. Durumu en iyi Bastiat açıklamaktadır:
“Kötü bir ekonomistle iyi bir ekonomist arasındaki tek fark
şudur: Kötü ekonomist yalnızca görünen etkiyle ilgilenir; iyi ekonomist ise hem
görünen etkiyi hem de öngörülmesi gereken sonuçları dikkate alır.”
Yalnızca görünür hedefe odaklanıp görülmeyen sonuçlar
zincirini yok saymak suretiyle Hoppe, tam da bu örnekte, kötü bir ekonomist
gibi davranmaktadır. Milei’nin buna verdiği sözlü tepkiyi—Hoppe’ye
‘libertardian’ demesini—doğru bulmamakla birlikte, yapılan eleştirinin kendisi
dogmatik zihniyetin mükemmel bir yansımasıdır: Somut olanı bilinçli biçimde
görmezden gelen soyut bir keşiş tutumu. Aynı hata, Kevin Carson’ın ortaya
koyduğu eleştirinin de özünü oluşturmaktadır.
Milei’nin Kemoterapi Niteliği
Devletin tüm biçimlerine karşı olan herkes açık bir gerçeği
kabul etmek durumundadır: Javier Milei, başkan olarak, Devletin ta kendisidir.
Devletin şiddet tekeline sahiptir ve bunu kullanmak suretiyle, ortadan
kaldırmaya çalıştığımız yapının bir parçası hâline gelmektedir. Ancak
dogmatistin durduğu yer ile realist düşüncenin başladığı nokta tam da
burasıdır. Devlet bir kanserdir; öyleyse Milei bir tedavi değildir. O,
kemoterapidir—daha büyük bir zehri öldürmek ya da en azından dizginlemek için
uygulanan bir zehir.
Elbette bu tür bir tedavide doz her şeydir. Doz yetersiz
olursa kanser kazanır; fazla olursa zehir hastayı öldürür. Şu ana kadar
Milei’nin uyguladığı doz radikal, kuşkusuz acı verici, fakat ölmek üzere olan
bir ulus açısından muhtemelen zorunlu niteliktedir.
Diktatoryal’ DNU
Carson, birçoklarının yaptığı gibi eleştirisine “Omnibus Yasa
Tasarısı” ile başlamaktadır. Ancak burada ilk olgusal hatasını yapmaktadır:
Kongre’ye gönderilen devasa tasarıyı (Ley Bases, Kanun 27.742) Milei’nin göreve
başlamasından yalnızca on gün sonra yürürlüğe koyduğu mega kararname—“Acil
Durum ve Zorunluluk Kararnamesi” (DNU) 70/2023—ile karıştırmaktadır. Bu
kararnameye ilişkin anayasal tartışmalar sonsuza dek sürebilir; fakat Milei’yi
buna zorlayan siyasal gerçeklik anlaşılmadıkça bu tartışma kısır kalmaktadır.
İki olgu belirleyicidir. Birincisi, demokrasi—özellikle
Arjantin demokrasisi—akıl almaz derecede verimsizdir. Arjantin Kongresi,
hareketsiz bürokratik bir bataklıktır ve tarihsel olarak hızlı ya da anlamlı
eylem üretmekten acizdir. Tasarının her bir maddesi üzerinde tek tek oylama
yapılması aylar sürecek ve bu, acı çeken halkın pahasına olacaktı. İkinci ve
daha önemlisi, Milei görevine neredeyse hiç yasama gücü olmadan başlamıştır.
Partisi Temsilciler Meclisi’nde 257 sandalyeden yalnızca 39’una, Senato’da ise
72 sandalyeden sadece 7’sine sahiptir. Peronist Adalet Partisi’ne ait 113
milletvekili ve 33 senatörden oluşan implacable bir blokla karşı karşıyadır. Bu
sırada, Macri’nin merkez sağ partisi PRO’dan gelen sözde müttefikler ise en iyi
ihtimalle güvenilmezdir. Bu koşullarda seçenek, bir kararname ile demokratik
tartışma arasında değil; bir kararname ile tam bir eylemsizlik arasındaydı.
Carson’ın ilk eleştirisi, kararname ile yürütmeye
“diktatoryal” yetkiler verildiği iddiasıdır. Deontolojik açıdan böyle bir güç
yoğunlaşması gerçekten bir tehdittir. Ancak işte burada pragmatik analiz
devreye girmektedir. Arjantin’in karşı karşıya olduğu seçenek ideal bir
demokratik süreç ile yürütme kararı arasında değil; iki somut seçenek
arasındaydı:
1. Yüzlerce
reform maddesini düşmanca ve kilitlenmiş bir Kongre’den geçirmek—aylarca
sürecek gecikmeler, tasarının içinin boşaltılması veya tamamen öldürülmesi
riskleriyle.
2. DNU gibi
anayasal bir aracı kullanarak derhal değişim yaratmak, üstelik yine de Kongre
denetimine tabi olmak (nitelikli bir denetim olduğu sonradan anlaşıldı; zira
her iki kanat da daha sonra bu kararnamenin reddine oy verdi).
Gerçeklikten kopuk safiyetçi, yalnızca ikinci seçeneğin
riskini görmektedir. Realist ise birincinin kesin felaket olduğunu görmektedir:
Arjantinlilerin zaten dayanılmaz bir devlet yükünün altında ezilmeye devam
etmesi.
Carson daha sonra kararname ile “Milei’nin protesto karşıtı
uygulamalarını genişlettiğini” iddia etmektedir. Bu açıkça yanlıştır.
Kararnamede böyle bir hüküm bulunmamaktadır. Carson bir kez daha belgeleri
karıştırmakta ve bu kez DNU’yu Güvenlik Bakanlığı’nın 943/2023 sayılı
“Anti-Piquetes Protokolü” ile karıştırmaktadır. Bu protokolün kapsamı ancak
piquete’nin kendisi—Arjantin’e özgü bir politik şantaj biçimi—anlaşıldığında
kavranabilir.
1980’lerden itibaren piquete, yaygın bir protesto biçimi
hâline gelmiştir. Ancak bir piquete bir protesto değildir; bir blokajdır. Açık
amacı, ana arterleri kapatarak şehirleri felç etmektir ve böylece binlerce
insanın anayasal düzeyde tanınmış hareket özgürlüğü ihlal edilmektedir. Bu
“barışçıl” eylemlerin öyle olduğundan ciddi şekilde şüphe duyulmalıdır. Amaç
hareketi engellemek olduğuna göre, bunların Saldırmazlık İlkesi’nin ihlali
olarak kabul edilmesi gerekir. Bu, mecazi anlamda kamunun yüzüne doğru savrulan
bir yumruktur. Bireylerin mülklerine erişmesini, işçilerin işine ulaşmasını,
ambulansların hastanelere varmasını ve ürünlerin pazarlara ulaşmasını
engellemektedir. Bu, kamu alanını—bizzat rehin alınan vergi mükelleflerince
fonlanan alanı—agresif biçimde tekelleştirmektir.
Dolayısıyla “Anti-Piquete Protokolü”, “protesto hakkına
saldırı” değildir; devletin, hatta Nozick gibi minarşistlerin bile kabul
edeceği asli savunma işlevini yerine getirmesidir: Organize saldırganlığa karşı
serbest dolaşımın negatif hakkını korumak. Devletin yöntemleri kusurlu
olabilir; ancak burada söz konusu olan ilke Lockeçu çerçeveyle bütünüyle
uyumludur.
Carson’ın analizinin göz ardı ettiği bir diğer husus, bu
blokajları mümkün kılan yozlaşmış mekanizmadır. Bunlar kendiliğinden gelişen
sivil itaatsizlik eylemleri değil; devlet destekli sendikaların ve siyasi
aracılarının (punteros) sosyal yardım programlarından aktarılan kamu fonlarıyla
sahnelediği organize gösterilerdir. Blokajları oluşturan kişiler ya para
karşılığı ya da sosyal yardımlarını kaybetme tehdidiyle orada bulunmaktadır.
Ortaya çıkan şey bir protesto değil; devlet destekli kasvetli bir hoşnutsuzluk
gösterisidir.
Bu gösteri ölümcüldür. 2022’de bu şantaj düzeninin zirvesinde
bir yıl içinde 8.800’den fazla blokaj gerçekleşmiştir. Bu, hiçbir şekilde
“mağdursuz” bir eylem değildir. Piqueterolar tarafından geçmeye çalışan masum
insanlar öldürülmüştür ve en az 11 kişi, ambulansların bu “insan duvarları”
arkasında mahsur kalması nedeniyle hayatını kaybetmiştir.
Bu nedenle sana doğrudan soruyorum, Kevin: Bu sana göre meşru
bir protesto mudur? İnsanların transit geçişi engellemek için zorla
kullanılması, masum sivillerin zamanlarıyla, işlerini kaybetme riskleriyle ve
bazen yaşamlarıyla bedel ödemesine neden olması meşru mudur?
Devletin belirlediği cezaların aşırı olup olmadığı
tartışılabilir; belki öyledir—bu bir derece meselesidir. Ancak
tartışamayacağımız şey eylemin doğasıdır. Bunlar meşru protestolar değildir.
Bunlar siyasi amaç güden şiddet eylemleridir. Hedefleri devlet değil; toplumun
bizzat kendisidir. Bu blokajlarda savunulan özgürlük yoktur; yalnızca ihlal
edilen özgürlük vardır—üstelik daha fazla devlet fonu talep ederken.
“Otoriterlik” suçlamasına bir yanıt daha olarak belirtelim:
Bu protokol, ne anayasal hakları ne de eyalet ve belediyelerin yetkilerini
geçersiz kılmaktadır. Sadece uzun süredir görmezden gelinen negatif hakları
koruyan yasaların uygulanmasıdır. Değişen tek şey, bu yasaları uygulamaya
nihayet istekli bir yönetimin var olmasıdır.
Hatta bu uygulamanın “anarşo-kapitalist” olmadığını iddia
edenlere, bizzat bu ideolojinin kurucusu Murray Newton Rothbard’a bakmalarını
öneririm. Devlet mülkiyetinin nihai özelleştirme öncesi nasıl yönetileceği
konusunda Rothbard şöyle yazmaktadır:
“Modal Liberteryen görüşü, devlet tarafından işletilen tüm
kaynakların bir bataklık olması gerektiği düşüncesiyle birlikte reddetmeliyiz.
Nihai özelleştirme gerçekleşene kadar devlet tesislerini, bir işletmeye veya
yerel denetime en uygun olacak şekilde işletmeye çalışmalıyız.”
Bir özel yol sahibi, mülkünü işe yaramaz hâle getiren ve
gelirini sıfırlayan günlük blokajlara asla izin vermezdi. Peki, o hâlde neden
vergi mükellefi, siyasi şantaj amacıyla neredeyse her gün kapatılan kamu
yollarını finanse etmeye ve kullanmaya zorlanmaktadır? Kevin, sen bu önlemin
“anarşo-kapitalist” olmadığını söylüyorsun; oysa burada Rothbard, tam da bu
önlemin dayandığı ilkeyi savunmaktadır. Belki de anarşo-kapitalist felsefe
hakkında daha fazla okuma yapmalı ve kimin bu etiketi taşımaya layık olup olmadığına
karar vermeden önce temeli sağlamlaştırmalısın.
Carson’ın kasıtlı olarak görmezden geldiği bir diğer şey ise,
kararname yönteminin deontolojik sorunlarından bağımsız olarak, içeriğinin
derinlemesine liberteryen niteliğidir. DNU 70/2023 yalnızca bir güç toplama
hamlesi değildir; devletçi kontrol mekanizmalarının devasa bir “yakma
törenidir.” Şu örnekler yalnızca kısmi bir listedir:
- Kira
kontrolünün kaldırılması yoluyla sözleşme özgürlüğünün yeniden tesis
edilmesi
- “Ulusal
Satın Al” ve fiyat belirleme yasaları gibi korumacı ve kayırmacı
düzenlemelerin kaldırılması
- Sendika
tekellerinin kırılmasıyla bireysel işçinin sağlık ve mensubiyet
özgürlüğünün genişletilmesi
- Havacılık
sektöründe “Açık Semalar” politikasının uygulanması
- Yolsuzluk
yuvası hâline gelmiş araç tescil bürolarının tasfiyesine yönelik ilk
adımlar
Bunlar küçük ayarlamalar değildir; radikal düzeyde devlet
karşıtı, serbest piyasa yanlısı ve bireysel hakları güçlendiren reformlardır.
Özellikle sendika tekellerine karşı bireysel işçiyi güçlendiren reformlar,
Carson gibi sol-liberteryenlerin desteklemesi gereken türdendir. Carson’ın
analizinde bunların tamamen yok sayılması, söz konusu kararnamenin metnini hiç
okumamış olabileceğini düşündürmektedir; belki de yalnızca Reason gibi ikincil
kaynakların iddialarına yaslanacak kadar yüzeysel bir çaba göstermiştir. Yok
eğer okuduysa ve bu gerçekleri bilinçli olarak görmezden geldiyse, bu da
entelektüel dürüstlük açısından daha vahimdir. Her iki durumda da, bu tutum
Carson’ın aksi yönde hayranlık uyandıran zihinsel kapasitesi hakkında kötü bir
izlenim vermektedir.
Felaket Korporatizmi?
Carson’ın bir sonraki saldırısı, Milei’nin devlet
mülkiyetindeki işletmeleri özelleştirme planlarına yöneliktir; bu eleştiriyi,
tanıdık sosyalist anlatı olan “Felaket Kapitalizmi” çerçevesine oturtmaktadır.
Arjantin’de sanayi politikasının tarihi gerçekten de bir felaketler
silsilesidir; ancak bu hikâye başından sonuna kadar devlet tarafından yazılmış,
düzeltilmiş ve yeniden yazılmış bir hikâyedir. Mide bulandırıcı bir döngüdür
bu: 1940’larda Juan Domingo Perón’un birçok sektörü millîleştirmesi verimsiz
tekelci yapılar yaratmış; 1990’larda Carlos Saúl Menem dönemindeki
özelleştirmeler bu tekelleri yerli ve yabancı siyasi kayırmacılara teslim
etmiş; 2000’lerde Kirchner’lerin yeniden millîleştirmeleri ise yolsuzluğu daha
da büyüterek geri getirmiştir. Her durumda sonuç aynıdır: Serbest piyasanın
değil, devlet müdahalesinin ürettiği bir sanayi felaketi.
Gerçek şu ki bu devlet işletmeleri yalnızca vahim ölçüde
verimsiz değildir; vergi mükellefi üzerinde şiddetli bir saldırı niteliği
taşımaktadırlar. Bunlar, herkesin—özellikle de yoksul çoğunluğun—servetiyle
beslenerek ayakta kalan, piyasa karşıtı mali kara deliklerdir. Milei’nin
gelişinden önceki veriler gerçeği anlatmaktadır: Sadece 2021 yılında bu
işletmelerin faaliyet açığı GSYH’nin %0,78’ine ulaşmış, en az 2009’dan beri
(0,14%) kesintisiz açık vermişlerdir. Bu şirketlere aktarılan doğrudan Hazine
kaynakları ise ülkenin GSYH’sinin %1’ini aşmıştır. Bu bir istisna değil; kronik
bir hastalıktır. Bu maliyetler, elbette, Arjantin vatandaşları—doğru adıyla
vergi köleleri—tarafından karşılanmaktadır.
Bu mide bulandırıcı tablo karşısında Milei’nin bu işletmeleri
özelleştirme planı ne saçmadır ne de gereksizdir; uzun süredir gecikmiş bir
mali ve siyasi hijyen adımıdır. Bu işletmeler meşru birer şirket değil;
şişirilmiş, yozlaşmış, tarihsel olarak siyasi kayırmacılık ve nepotizm için
kullanılan kabuk yapılardır—Arjantin demokrasisinin bir alametifarikası.
Devlete ait havayolu şirketi Aerolíneas Argentinas bunun çarpıcı bir örneğidir:
Özel rakiplerine kıyasla çok daha fazla çalışan istihdam etmiş, bu da operasyonel
gereklilikten değil, siyasi şişkinlikten kaynaklanmaktadır. Özel bir şirket
böyle davransa derhal batacaktır; peki, neden devlet şirketi batmasın? Bu
modeli savunmak—tekelci, korporatist, toplumu iliklerine kadar sömüren bir
işletme modelini savunmak—ne ilkesel ne de ahlaki bir duruştur. Bu, yolsuzluğa,
zorbalığa ve kalıcı yoksulluğa verilen bir onaydır.
Carson daha sonra yorgun düşmüş, hatalı tarihsel analojiye
başvurmakta ve Milei’nin planlarını Pinochet Şili’sindeki veya Yeltsin
Rusya’sındaki kayırmacı yangın satışlarıyla karşılaştırmaktadır; sanki bağlam
sosyal bir kurgudan ibaretmiş ve insanlığın tarihten ders alma kapasitesi
yokmuş gibi. Carson’ın bu tembel varsayımı, Milei’nin yaklaşımının 1990’ların
basit bir tekrarı olacağını ima etmektedir. Oysa özelleştirme süreci
halihazırda başlamıştır ve ilk sonuçlar Carson’ın korkularıyla çelişmektedir. Örneğin,
devlete ait metalurji şirketi IMPSA’nın çoğunluk hissesi kısa süre önce
Consorcio IAF’a 27 milyon dolar karşılığında satılmış ve şirketin 567 milyon
doları bulan devasa borcu da alıcı tarafından üstlenilmiştir. Carson iktisadı
gerçekten anlıyorsa, bunun bir varlık yağması değil, kamuya ait devasa bir
yükümlülüğün özel sektöre devri olduğunu kavraması gerekirdi. Diğer 11 kamu
şirketinin özelleştirme süreci de ilerlemektedir ve şu ana kadar geçmişteki
başarısızlıkları tanımlayan kayırmacı uygulamaların en ufak bir belirtisi dahi
görünmemektedir. Başka bir ifadeyle, Carson’ın sürece daha en baştan hüküm
vermesi, gerçekliği analiz etmek değil, kendi tarihsel ön kabullerini
yansıtmak—tıpkı kendi teorik safiyetçiliğini yansıttığı gibi—sonuçları
beklemeden hükme varma isteksizliğidir.
Ancak Carson’ın kasıtlı biçimde (ve dürüst olmak gerekirse
komik bir biçimde) göz ardı ettiği son bir gerçek daha vardır. Belki yeterli
araştırma yapmadığı için, belki de bu gerçek tüm anlatısını çökerttiği için…
Devlet şirketlerine ilişkin Milei’nin en radikal ve tartışmalı önerilerinden
biri kayırmacı bir dağıtım değil; bu şirketlerin mülkiyetinin doğrudan
çalışanlara devredilmesiydi. Bu, salt Rothbardcı, radikal ölçüde emek yanlısı
bir çözümdür ve Carson gibi bir sol-liberteryenin teoride alkışlaması gereken
bir öneridir—tabii eğer kendisi bir Groucho Marxist değilse.
Peki Aerolíneas Argentinas çalışanları bu kolektif mülkiyet
teklifine nasıl yanıt vermiştir? Sendika liderleri, bunun ancak hükümet
kendilerini “kelimenin tam anlamıyla öldürürse” gerçekleşebileceğini
söylemiştir. Bu şiddetli reddin nedeni ise cam gibi berraktır: Rekabetçi bir
piyasada sorumlu sahipler olmakla ilgilenmemektedirler. Korunan bir tekelin
içinde güçlü siyasal aracılar olarak kalmayı, devlet hazinesini içeriden
sömürmeyi tercih etmektedirler; tüketiciler ise binemeyecekleri uçuşların
faturasını ödemeye mahkûm edilmektedir.
O hâlde Carson neden bu öneriyi desteklememektedir? Kendisi
bir sol-liberteryen olarak işçi özerkliğini ve gönüllü işbirliğini yüceltmiyor
mu? Arjantinli vergi mükellefinin neden bu işe yaramaz, verimsiz, şişirilmiş,
yozlaşmış ve aşırı pahalı korporatist sistemi finanse etmeye devam etmesi
gerektiğine dair açıklamasını duymayı gerçekten çok isterim. Bu noktadaki
sessizliği, eleştirisini siyasi ve felsefi açıdan tutarsız kılmakta; adeta
akıldan değil duygudan yazılmış gibi görünmektedir.
Milei, bir pragmatist olarak, devlet şirketleri için mevcut
gerçek seçeneklerden birini tercih etmektedir. Ben de Sayın Carson’ı aynı şeyi
yapmaya davet ediyorum:
1. Bu
şirketleri en yüksek teklifi verene satarak özelleştirmek ve kaderlerini
piyasaya bırakmak.
2. Milei’nin
önerdiği gibi, mülkiyeti çalışanlara devrederek onları kendi başarı ya da
başarısızlıklarının sorumlusu kılmak.
3. Bu
şirketleri tamamen tasfiye ederek vergi mükellefini özgürleştirmek—bunun bedeli
on binlerce kişinin ani işsizliği olsa bile.
4. Yolsuzluğa
batmış, zarar eden, tekelci devlet işletmelerini finanse etmeye devam ederek
sefalete sürüklenen bir ulusun sırtına daha fazla yük bindirmek.
Peki, ilkeli bir liberteryen hangi yolu seçer, Kevin? Hangi yol daha az zorlamaya ve daha fazla refaha çıkar? İlk üç seçenek, kusurlu da olsa özgürlüğe doğru bir yönelimdir. Dördüncüsü ise serfliğe giden yoldur—ve görünüşe bakılırsa Arjantinlilerin bu yolda yürüyüşünü izlemekte hiç tereddüt etmiyorsun.
İşçiler Hakkında Yanılgılar
Arjantin’in siyasal tarihini görmezden gelmekle yetinmeyen ve
hatalı karşılaştırmalar yapmakla da tatmin olmayan Carson, bu kez Milei’yi
“sendikalara ve işçi kooperatiflerine saldırmakla” suçlayarak durmaksızın
sürdürdüğü saldırısına devam etmektedir. Yasada yer alan maddelerin tanımına
ilişkin ifadesine kısmen katılabilirim; gerçekten de belli grev eylemlerine
sınırlamalar getirmektedir. Ancak Carson’ın analizi bunun ötesine
geçmemektedir. Metindeki hüküm konusunda teknik olarak haklı olsa da, bağlam konusunda
esaslı biçimde yanılmaktadır—ve asıl olarak bağlam, bu düzenlemenin felsefi
gerekliliğini ortaya koymaktadır.
DNU’nun gerçekte ne yaptığına bakalım: Kararnamenin hiçbir
yerinde grevlerin yasaklandığına veya buna benzer bir ifadeye
rastlanmamaktadır. Düzenleme, toplumsal çöküşü önlemek için asgari hizmet
seviyelerini zorunlu kılmakta ve iki ayrı kategori oluşturmaktadır. Birincisi,
kesintiye uğraması yaşamı, sağlığı veya güvenliği doğrudan tehlikeye atacak
“Temel Hizmetler”dir: sağlık ve hastane hizmetleri, içme suyu üretimi ve
dağıtımı, elektrik, gaz ve hava trafik kontrolü. Bu kategorinin gerekliliği
kendiliğinden açıktır; özellikle de bu hizmetlerin ağırlıkla devlet tarafından
yürütüldüğü, yoğun biçimde düzenlendiği veya yüksek oranda sübvanse edildiği
bir ekonomide. İkincisi ise Carson’ın alıntıladığı daha geniş kapsamlı listeyi
oluşturan “Hayati Öneme Sahip Faaliyetler”dir; bunlar ulaşımdan bankacılığa
kadar birçok sektörü kapsamaktadır. Bu hizmetlerde grevlerin, asgari hizmet
seviyelerinin organize edilebilmesi için, beş gün önceden duyurulması
zorunludur. Her iki durumda da amaç bir sendikayı kırmak değil; sıklıkla
zorlayıcı ve sömürücü nitelikte olan o sendikanın toplumu kırmasını
engellemektir.
Yasanın zorunluluğunu kavramak için, verilen zararın ölçeğini
anlamak gerekir. Milei yönetimi döneminde işçi grevlerinin ekonomik maliyeti
şimdiden bir milyar doların üzerine çıkmıştır. Bu, küresel ortalamanın
neredeyse iki katı kadar grev yaşayan bir ülke için şaşırtıcı değildir.
Grevlerden kaybedilen çalışma saatlerinin %90’ına tekabül eden ezici çoğunluğu
kamu sektörü sendikaları tarafından gerçekleştirilmektedir; özellikle 2012–2022
döneminde yılda ortalama 360 grevin yaşandığı sağlık ve eğitim sektörlerinde.
Bu iki sektör, aynı zamanda sendikalaşmanın en yoğun olduğu sektörlerdir
(aşağıya bakınız).
Bu durumun anlamı açıktır: Maaşları zorlayıcı vergilendirme
yoluyla finanse edilen devlet çalışanları, halkın bedelini ödemeye zorlandığı
hizmetleri vermeyi reddetmektedir. Bu durum özellikle eğitimde vahimdir; kimi
eyaletlerde 2024 Ağustos ayına gelindiğinde 38 okul günü kaybedilmiştir. Bu
yeni bir kriz değil; kronik bir hastalıktır. Bölgenin en kötü eğitim
sistemlerinden biri olan Arjantin eğitim sistemi, yıllardır bu grevlerin
altında ezilmektedir; özel alternatifler ise düzenlemelerle boğulmakta ve karşılanamaz
hâle getirilmektedir. Peki bir devlet çalışanının grev “hakkı”, bir çocuğun
eğitime erişim hakkından daha mı kutsaldır—devlet yolsuzluğu ve devasa bütçe
açıkları nedeniyle geleceği elinden alınmış bir çocuğun? Şayet öyleyse, bu
artık “vergilendirme” bile değildir—bu, silahlı soygundur.
Bu noktada Carson’ın eleştirisi, temel bir kavram yanılgısı
üzerine kuruludur: Zorlayıcı bir kolektifin eylemini, bireyin hakkıyla
özdeşleştirmektedir. Bunun nedeni, Arjantin sendikalarının mahiyetini anlamamış
olmasıdır. Kamu sektöründe sendikalaşma oranı yüksektir—2019 itibarıyla genel
olarak %40 civarında, eğitim ve sağlıkta ise neredeyse %50’dir—ancak bu
yapılar, liberteryen teoriye uygun gönüllü birlikler değildir. Bunlar, Perón’un
ekonomik faşizminden miras kalan hiyerarşik, devlet destekli korporatist
yapılardır. İşçiler çoğu zaman sendikaya katılmaya zorlanmakta; üye olmayanlar
dahi maaşlarının %1 ile %2’si arasında değişen bir “dayanışma katkısı” adı
altında sendika kasasına ödeme yapmakla yükümlü kılınmaktadır.
Bu zorlamanın gayriresmî olmadığı açıktır; bizzat yasada yer
almaktadır. Bu sistemin temelini oluşturan 23.551 sayılı yasa, gönüllü birlik
hakkının ibretlik ölçüde ihlalidir. Yasanın 47–52. maddeleri, sendika
delegelerine “haklı neden” ve yargı kararı olmadıkça işten çıkarılamama
güvencesi vererek fiilî hukuki dokunulmazlık tanımaktadır. 31. madde ise toplu
pazarlık alanında sendikalara tam tekel sağlamaktadır. En kaygı vericisi ise
25, 28–30 ve 56. maddelerdir; bunlar her sektörde yalnızca tek bir sendikanın
var olmasını mümkün kılarak rekabeti hukuken yasaklamaktadır.
Sonuç açıktır: Bunlar sendika değil; devlet onaylı
mafyalardır. İşyerlerini istila eden, işçileri ve işverenleri baskı altına
alan, şiddet uygulayan yapılardır. Çalışanların çıkarlarını temsil etmemekte;
zorlayıcı, yolsuzluğa batmış ve tekelci yapılardır. Bu olgu yalnızca yasada
açıkça yazılı olanlardan değil; onlarca yıllık akademik araştırmalardan da
bilinmektedir. Carson ise bu gerçekliği görmezden gelerek, saf bir “adil
sendika” idealini, gerçekte ise siyasal talan üzerine kurulu bir yapının
üzerine yansıtmaktadır.
Bütün bunlara ek olarak Carson, kararnamenin işleyişini de
kökten yanlış anlamaktadır. Hiçbir işçi grev yaptığı için hapse atılmayacak
veya silah zoruyla çalıştırılmayacaktır. DNU’nun yaptığı şey, yalnızca işini
yapmayı reddeden bir çalışan karşısında işverenin sözleşmeyi feshetme hakkını
geri getirmektir; böylece güç devletten çıkarak özel taraflara geri
dönmektedir. Devlet bireyi cezalandırmamaktadır. Bir liberteryenin
eleştirebileceği husus, kararnamenin devlete sendikaları para cezalarıyla veya
yasal statülerini kaldırarak yaptırıma tabi tutma yetkisi vermesidir. Devletin
gönüllü birliklere müdahalesi yanlış mıdır? Kesinlikle. Ancak şu soruyu sormak
gerekir: Bu yapılar gerçekten gönüllü birlik midir? Yanıt, önceki paragraflarda
kanıtlandığı üzere, kesin bir “Hayır”dır. Bunlar yasal olarak tekelleştirilmiş,
üye olmayanlardan dahi zorunlu aidat toplayan devlet yapılarıdır. Ortadaki
ikilem şudur: Devletin kusurlu bir eylemi, devletin bizzat yarattığı zorlayıcı
bir yapıyı disipline etmek için kullanılmaktadır. Bu, devletin kendi zehrinin
ona geri verilmesidir.
Peki, Kevin, sana bir soru daha sorayım: Eğer bu sendikalar
gerçekten işçilerin haklarını koruyorsa ve benim anlattığım gibi tekelci,
çıkarcı siyasal yapılardan ibaret değillerse, neden 2019–2023 dönemindeki
Kirchnerist hükümet boyunca Genel Emek Konfederasyonu (CGT) tamamen sessizdi?
Neden tek bir genel grev bile çağrısı yapmadılar? Dahası: Neden 12 yıllık
Kirchner dönemi boyunca, Raúl Alfonsín, Mauricio Macri ve Javier Milei
dönemlerine kıyasla yılda çok daha az grev yaptılar? Sözde siyasi müttefiklerinin
döneminde işçilerin yaşadığı gerçeklik neydi? 12.000’den fazla KOBİ’nin
batması, üç haneli yıllık enflasyon, reel ücretlerde %20 çöküş, fırlayan kayıt
dışı istihdam ve daha niceleri… Peki öfke o zaman neredeydi? Genel grevler
neredeydi? Ve o sırada, Kevin… sen neredeydin?
Hayalet Kooperatifler
Carson’ın bir sonraki saldırı hattı, Milei’nin
“kooperatifleri kapatmaya ve işçilerin ekonomik ve çalışma özgürlüklerini
azaltmaya çalıştığı” iddiasıdır. Bu, sahadaki gerçekleri bilmemekten
kaynaklanan bir eleştirinin bir başka örneğidir—ki bu cehalet, makalesinin bu
noktasında artık yorucu hâle gelmektedir.
Gerçekte bu durumun, meşru kooperatiflere yönelik bir saldırı
olduğu yönünde herhangi bir belirti yoktur; bu, bir yolsuzluk soruşturmasıdır.
Denetim özellikle önceki yönetim döneminde, 2019 ile 2023 arasında kurulan
kooperatifleri hedef almıştır. Bu dönemde, sözcü Manuel Adorni’nin açıkladığı
üzere, kooperatif sicili %138 gibi çarpıcı bir oranda artmıştır. Aktarılan
veriler açık bir yolsuzluk modeli göstermektedir: 2019’da 11.853 kooperatif
askıya alınmış olmasına rağmen fon almaya devam etmiştir. Bunların %70’i mali
rapor veya genel kurul kayıtlarını sunmamıştır. %22’sinde “farklı”
kooperatiflerde aynı üyeler yer almaktadır. %20’si aynı e-posta adresiyle
kaydedilmiştir. %9’u aynı fiziksel adresi paylaşmaktadır. Bu veriler, gelişen
bir kooperatif hareketinin işaretleri değildir. Bunlar, devlet fonlarını yutmak
amacıyla üretilmiş bir kabuk şirketleri (Gerçekte faaliyet göstermeyen, Asıl
amacı para aklamak, yolsuzluk yapmak, fon aktarmak veya vergi kaçırmak olan
şirketlerdir.) şebekesinin parmak izleridir. En iyi ihtimalle, birkaç kişinin
kooperatif piyasasını tekelleştirme girişimi olarak görülebilir. Carson bunu
isterse işçilere saldırı olarak sunabilir; ancak kanıtlar uzun süredir gecikmiş
bir devlet fonlu yolsuzluk temizliğine işaret etmektedir.
Bu kabuk şirketler ağının nedenini anlamak için parayı takip
etmek gerekir—ve para büyük ölçüde tek bir devlet programı üzerinden akmıştır: Potenciar
Trabajo. 2020’de uygulamaya konan bu program, yararlanıcılara asgari
ücretin %50’si kadar ödeme yaparak, kooperatif koordinasyonundaki “toplumsal
üretim” faaliyetlerine katılmalarını öngörmekteydi—kamu alanlarının temizliği
veya mal üretimi gibi. Program o denli kötüye kullanılmıştır ki, bizzat
Kirchnerist yönetim bile yaygın usulsüzlükler nedeniyle programı denetlemek
zorunda kalmıştır. Kendi denetimleri, 2000’den fazla yararlanıcının döviz
cinsinden büyük işlemler yaptığını, 150.000’den fazlasının devlet maaşı aldığını
ancak bunu beyan etmediğini, ve 27.000’den fazla kişinin çeşitli “başka
usulsüzlükler” nedeniyle programdan çıkarıldığını göstermiştir.
O hâlde, hem okuyucunun hem de benim çıkarmamız gereken sonuç
nedir? Carson gerçekten bu sistemi mi savunmaktadır? Benzersiz hızda ortaya
çıkan, belirgin usulsüzlüklerle faaliyet gösteren ve neredeyse yalnızca vergi
mükelleflerinin sübvansiyonlarını toplamak için var olan “kooperatiflerin”
korunmasını mı savunmaktadır? Devlet fonlu bir yolsuzluk zincirini “işçi
kooperatifi” adına savunmak, anarşizme dair hakikaten özgün bir yorumdur, değil
mi Bay Carson?
Elbette, gerçekten özgür bir toplumda kimsenin bir işletme
kurmak için lisans veya devlet iznine ihtiyacı olmamalıdır. Ancak sorun şudur
ki Arjantin özgür bir toplum değildir. Bu mekanizmaları, bunlar aracılığıyla
yürütülen devlet fonlu dolandırıcılık yapıları dağıtılmadan ortadan kaldırmak,
kontrolsüz yolsuzluk için bir reçete niteliği taşıyacaktır. Öte yandan, bu
sosyal programların tamamını bir gecede kaldırmak da mümkün değildir; zira
gerçek bir servet üretiminin koşulları henüz yaratılmamıştır—ki devlet son bir
asrını bu koşulları yok etmeye adamıştır. Bu tuzaktan kolay ve acısız bir çıkış
yoktur. Yalnızca gerçekçi, ardışık reformların zorlu yolu vardır.
Son olarak, Carson’ın kaynak materyalinin romantikleştirilmiş
varsayımına değinmek gerekir: çalışanları tarafından “kurtarılan” işletmeler
(ERT’ler). Ney olduklarını açıkça ifade edeyim. Bunlar, 2001–2002 ekonomik
krizi sonrasında, çalışanlar tarafından, yasal sahiplerin kendi varlıklarını
tasfiye etmelerini engellemek amacıyla zorla işgal edilen ve daha sonra
istimlak yoluyla çalışanlara devredilen işletmelerdir. Bu nedenle, Bay Carson’a
birkaç sorum daha olacak: Mülkiyet hakkına inanıyor musunuz? Bir mülkü
homestead eden veya yasal biçimde satın alan kişinin o mülk üzerinde dilediği
gibi tasarrufta bulunma hakkına sahip olduğuna inanıyor musunuz? Eğer yanıtınız
“evet” ise, bir kolektifin yalnızca mal sahibinin kararına katılmadığı için
mülkünü zorla ele geçirmesini nasıl haklı gösterebilirsiniz? Eğer yanıtınız
“hayır” ise, sizi bireyin hakkını kolektif iradenin altına yerleştiren herhangi
bir totaliter devletten ayıran ilke nedir? Rousseaucu mantığın farkı nerededir?
Pusuda Bekleyen Gerici Bir Diktatör (ve Diğer
Alarmist Saçmalıklar)
Carson’ın belki de en kışkırtıcı iddiası, Milei’nin
“acımasız, otoriter bir kabadayı” olduğu ve Donald Trump ya da hatta Vladimir
Putin gibi figürlerle aynı kategoriye yerleştirilebileceği yönündedir.
Carson’ın tüm iddiası, Milei’nin toplumsal yarı-muhafazakârlığını diğer
liderlerle gevşek biçimde ilişkilendirmeye dayanmaktadır; bu da onu korumacı
bir Hristiyan milliyetçisiyle veya Kuzey Kore ile ittifak hâlindeki devletçi
bir emperyalistle aynı kategoriye koymaya yetecekmiş gibi görünmektedir. Hatta
Milei’yi etnonasyonalist olmakla bile itham etmekte ve konuşmalarını Adolf
Hitler’inkiyle karşılaştırmaktadır. Godwin yasasının klasik bir örneği mi, ne
dersiniz?
Bu yanlış eşleştirmelerin ötesinde—öylesine zayıftırlar ki
bir kâğıt parçasıyla bile kesilip atılabilirler—Carson bu aşırı suçlamayı
destekleyecek tek bir ikna edici delil ortaya koyamamaktadır.
Önce kendi eleştirimle başlayayım: Milei’nin dış politikası
çoğu zaman derin bir bilişsel uyumsuzluk örneğidir. Devleti küçümseyen bir
adamın Donald Trump gibi bir figürü ya da İsrail gibi bir devleti desteklemesi
endişe vericidir. Bu bir tür kendini kandırmadır. Bununla birlikte, ben kişisel
olarak bu yönelimlere karşı olsam da, bir pragmatist olarak karşısındaki
seçenekleri analiz etmek zorundayım. Milei’nin önünde üç yol vardı:
1. ABD ve
NATO güçleriyle ittifak kurarak, YPF borç davası gibi somut faydalar sağlamak
ya da ABD vize muafiyeti programına dahil olmak gibi kazanımlar elde etmek.
2. Hiçbir
ülkeyle ittifak kurmayıp Arjantin’i jeopolitik açıdan tamamen önemsiz bir
konuma mahkûm etmek.
3. Arjantin’in
önceki patikasına devam ederek BRICS’e katılmak ve otoriter rejimlerle,
yolsuzluğun yoğunlaştığı bloklarla ilişkileri derinleştirmek.
Bu üçlü açmaz karşısında Milei birincisini seçmiştir. Ve
ateşli söylemine, Trump ve Bolsonaro ile olan dostluğuna rağmen, dış politik
yaklaşımı şaşırtıcı biçimde dengeli olmuştur. Çin ile ticareti sürdürmüş,
Avrupa Birliği ile ticari anlaşmalar kovalamış, hatta Brezilya dahil olmak
üzere komşu ülkelerle olumlu ilişkileri korumaya çalışmıştır—üstelik Lula da
Silva’yı daha önce “komünist” diye sert biçimde eleştirmiş olmasına rağmen. Bu,
dogmatik bir ideologun değil; kötü seçeneklerle dolu bir dünyada yol alan bir
pragmatistin eseridir.
Carson Milei’nin dış politikasına nasıl karikatürize bir
betimleme yapıyorsa, onun toplumsal görüşlerini de daha da vahim biçimde
çarpıtmaktadır. Milei’yi sert bir muhafazakâr olarak resmetmekte, ancak
politikaları bugüne kadar tek bir azınlık grubunun bireysel özgürlüklerini
azaltmamıştır. Elbette Milei, “uyanık neo-Marksist saçmalık” dediği şeylere
karşı sert çıkmaktadır—ne kadar anlamsız olsa da—fakat gerçek pozisyonları çok
daha liberteryen, “bırakınız yapsınlar” ilkesine dayalı bir yaklaşım sergilemektedir.
Milei, insanların bedenleriyle ne yaptığına ya da nasıl
tanımlandıklarına aldırmadığını, yeter ki devlet başkalarını buna zorlamasın,
defalarca ifade etmiştir. Eşcinselliği bir “hastalık” olarak açıkça reddetmiş
ve bunu “kişisel bir tercih” olarak nitelemiştir. Uyuşturucu yasallaştırmasını
desteklemiş, eşcinsel evliliği (özel bir sözleşme olarak) onaylamış ve seks
işçiliğinin yasal olduğunu savunmuştur. Peki bütün bunlarda nesi
“muhafazakâr”dır? Belki 2125 standartlarında olabilir? Carson’ın eleştirisini
belki bu açıklayabilir.
Carson, Milei’nin Hoppecilere hitap ettiğini iddia
etmektedir—ki iki adam arasındaki kamuya açık entelektüel kavga düşünüldüğünde
bu iddia kolayca çürütülebilir. Bu doğru bile olsa, daha geniş bağlam açısından
tamamen alakasızdır. Artık fikirleri, yarattıkları geçici siyasi ittifaklara
göre mi değerlendireceğiz? Birinin bazı destekçilerinin “paleolibertaryenler,
muhafazakârlar veya ırkçılar” olmasını gerekçe göstererek onu değersizleştirmek
mi? Eğer öyleyse bu tartışma değildir, Bay Carson; bu olsa olsa çocuksu bir
lakap takmadır.
Milei’nin kürtaj karşıtlığına gelince, burada dahi “otoriter”
karikatür boşa düşmektedir. Milei, güçlü sözlü karşı çıkışına rağmen, herhangi
bir değişiklik yapılmadan önce halkın bağlayıcı olmayan bir halk oylamasıyla
görüşüne başvurulması gerektiğini defalarca söylemiştir. Bu bir diktatörün
değil; bir demokratın yöntemidir. Yine, eleştirmenlerinin onun kişisel
felsefesini eylemleriyle karıştırdığı bir başka örnektir.
Carson’ın en spesifik suçlaması, “trans kamu çalışanlarının
kitlesel biçimde işten çıkarılmasıdır.” Carson, alıntı yaptığı haberin bu
kişilerin önemli bir kısmının pozitif ayrımcılık kotasıyla işe alındığını
açıkça belirttiğinden bahsetmemektedir. Soru zamanı: Devlet eliyle pozitif
ayrımcılığı savunmak ne zamandan beri liberteryendir? Neden tam da bu kota, tam
da bu grup? Yerliler, engelliler ve Troçkistler de marjinal değil midir? Belki
de bu politikanın trans bireylere yardım etmekle hiçbir ilgisi yoktu da,
Kirchnerist partinin çaresizce LGBT kolektifinin oylarını toplama girişimiydi?
Bu tür yasalar azınlıklara yardım etmez; zarar verir.
Toplumsal nefreti artırır ve kamu algısını zehirler; birçok insanın tüm bir
grubu “devlet paraziti” olarak etiketlemesine yol açar. Toplum bu tür yasaları
adil görmez. Küçük bir aktör sınıfı siyasi ayrıcalıklar kovalamaya çalışırken,
kendi emeğiyle yükselmeye çalışan LGBT bireylerin büyük çoğunluğu otobüsün
altına atılır; sanki piyasadan hak edilmiş bir konum değil de, yapay bir
kimlikle rant arayan kişiler gibi algılanırlar. Arjantin’de kimlik belgesinde
cinsiyet değişimine dair yasalar, herhangi bir kişinin biraz evrak işiyle,
gerçekten o gruba mensup olmasa bile, marjinal gruplara yönelik pozitif
ayrımcılık programlarına erişim kazanmasına yol açabilmektedir. Bunu yalnızca
teorisyen olarak söylemiyorum; Arjantin’de ve başka ülkelerdeki LGBT
arkadaşlarım ve tanıdıklarımla kişisel temaslarıma dayanarak söylüyorum.
Peronistler gerçekten kadınlar ve azınlıklar konusunda bu
kadar duyarlı olsaydı, kendi başkanlarının kadına şiddet uyguladığı sırada,
artık kaldırılmış olan “Kadın, Cinsiyet ve Çeşitlilik Bakanlığı”nın First
Lady’ye yardım talebini geri çevirmesi pek mümkün olmazdı. Parti listeleri
tecavüzcüler ve pedofillerle doluydu. Ve eğer pozitif ayrımcılık politikaları
bu kadar etkili idiyse, onların iktidarı boyunca LGBT bireylere yönelik nefret
suçları neden sürekli arttı? Carson’ın dikkatinin olmadığı bir başka hakikat
daha var: Milei şişirilmiş “Kadın Bakanlığı”nı kaldırdıktan sonra Arjantin’de
kadın cinayeti oranı %8,4 düşmüştür.
Bu nedenle Bay Carson’ın delillerini sunmasını sabırla
bekleyeceğim. Kendisine, Milei’nin Arjantin’i hayalindeki “cisheteronormatif,
ataerkil etnostat”a nasıl dönüştürdüğünü tam olarak göstermesi için açık bir
davet sunuyorum. Kolayca e-posta adresimi bulabilir. Yenilgiyi memnuniyetle
kabul ederim.
İnkârcılık ve Cehaletin İkiliği
Carson’ın resmî olarak ele alacağım bir diğer ithamı, Milei
ve müttefiklerinin 1976–1983 askeri cuntası için “özürcü” (apologist) ya da
“inkârcı” olduğu iddiasıdır. Bu, yüklü bir suçlamadır—ve modern Arjantin
tarihine dair tüm bilgisi önyargılı ya da yabancı kaynaklardan gelen biri için
çok kolay dillendirilebilecek bir suçlamadır. Bu konu yoğun duygu ve propaganda
yüklü olduğu için, en büyük titizlikle yaklaşacak; yalnızca kanıtlanmış olana,
muhtemel olana ve belki de hiçbir zaman bilemeyeceğimiz şeylere başvuracağım.
Bu meseleye değinmek için, Carson’ın dayandığı
basitleştirilmiş anlatıyı yıkmam gerekir. Cunta 1976’da bir boşlukta ortaya
çıkmamıştır; kırk yılı aşkın siyasi şiddetin, devlet çürümesinin ve ideolojik
savaşın son aşamasıydı. Döngü 1930’daki askeri darbeyle başladı—modern Arjantin
tarihinin ilk darbesi. Corporatist bir faşist olan Félix Uriburu, orduyla
birlikte iktidara gelmişti. Bu darbe, demokratik yozlaşmanın damgasını vurduğu,
kırsaldan kente göçün hızlandığı ve korumacı-milliyetçi politikalara kayıldığı
“Utanç Verici On Yıl”ı (Década Infame) başlattı. Bu süreç, 1943’teki milliyetçi
devrime doğrudan yol açtı.
Bu “devrim”den Juan Domingo Perón doğdu—yüksek rütbeli bir
asker ve 1946’da nihayet başkan seçilen adam. Perón, Mussolini’ye hayranlığını
saklamayan, Nazi ekonomisi hakkında olumlu konuşan ortodoks bir faşistti.
Devlet korporatizmini İtalyan faşizmine göre modelledi. Gerçek anlamıyla bir
otoriter kabadayıydı: düşmanlarını bastırdı, yerli Pilagá halkına karşı
soykırım işledi ve devlet hazinesini kişisel kasası gibi kullandı.
Kilise-yakmalar da dahil olmak üzere giderek artan Katolik
karşıtı tutumu, 1955’te ordu tarafından devrilmesine yol açtı. Bu boşlukta yeni
bir güç ortaya çıktı: EGP, MNT ve daha sonra ERP ile Montoneros gibi Marksist
ilhamlı gerilla örgütleri. Perón İspanya’da sürgünde iken bu örgütler terör
kampanyalarına girişti, devlet yetkililerini, güvenlik güçlerini ve iş
insanlarını hedef aldı. İronik biçimde, bu grupların çoğunun ilan edilmiş
hedefi, kendi sosyalist devrimlerinin anahtarı olarak gördükleri faşist Perón’un
geri dönmesini sağlamaktı.
1955 ile 1973 arası kesintisiz bir siyasi karmaşa, askeri
darbeler ve kırılgan demokratik hükümetler döngüsüydü. Bu dönemin tüm
dinamiklerini açıklamak başlı başına ayrı bir makale gerektirir. Kaos 1973’te
doruğa çıktı: Peronist başkan Héctor Cámpora istifa etti, yeni seçimler
düzenlendi ve Perón Arjantin’e geri döndü. Perón’un geliş günü, kendi ortodoks
kanadı, onu karşılamak için toplanan solcu Peronist gençleri katletti—“Ezeiza
Katliamı.” Perón seçimi kazandıktan sonra 1 Mayıs konuşmasında solcu “zararlı
unsurlara” karşı açık savaş ilan etti; onları “çocukça ve aptal” olarak
niteledi. Bu tutumun önemli bir nedeni, Perón’a çok yakın olan sendikacı
Ignacio Rucci’nin 1973’te öldürülmesiydi. 1976 darbesi başlamadan önce bile
Perón’un demokratik yönetimi altında 600’den fazla kişi zorla kaybedildi.
Perón 1974’te hastalıktan ölünce yerine siyasi ağırlığı
olmayan, son derece beceriksiz eşi geçti. Asıl iktidar, tuhaf ezoterik faşist
José López Rega’nın elindeydi. López Rega, Perón’un paramiliter ölüm mangası
olan Arjantin Antikomünist İttifakı’nı (Triple A) yönetiyordu. 1975’te ise
Isabel Perón, “Yok Etme Kararnameleri”ni imzaladı; bu kararnameler orduya
“zararlı görülen” herkesin fiziksel olarak yok edilmesi için açık ve yasal
yetki veriyordu. Kirli Savaş, fiilî olarak, 1976 cuntasından önce demokratik bir
hükümet tarafından yetkilendirilmişti.
Perón’un zamansız ölümüyle oluşan güç boşluğu Arjantin’i
paranoya ve terör ortamına sürükledi. Sol gerillalar birkaç yıl içinde ETA’nın
onlarca yıllık İspanya çatışmasından daha fazla can aldı. Kaos o kadar büyüktü
ki toplumun geniş kesimleri—birçok Peronist dahil—“düzeni sağlamak” adına bir
askeri müdahaleyi memnuniyetle karşılamaya hazırdı. Ayrıca bölgesel bağlam çok
önemliydi: neredeyse tüm komşu ülkeler ABD destekli askeri diktatörlükler
altındaydı ve kendi gerilla sorunlarını çoktan vahşice “çözmüşlerdi.” Bölge
için istisna olan demokrasi değil, diktatörlük idi.
Bu bağlam, bir mazeret değildir—bir açıklamadır. Çoğunluğun
iradesi tiranlığı meşrulaştırmaz. Ancak gerçek şu ki sol gerillalar devlet için
varoluşsal bir tehdit oluşturmuyordu. Tüm örgütler toplamında etkin militan
sayıları nadiren 3000’i aşmıştı. Silah ve mühimmat erişimleri sınırlıydı,
halkın desteği yoktu. Güç kullanarak iktidarı ele geçirmeleri yalnızca bir
kurgu hikâyesinde mümkündü.
Ne var ki ordu—paranoya, yetersizlik veya kötülüğün bir
bileşimiyle—buna inanmayı seçti. Bu inançla vahşi bir orantısızlıkla hareket
etti. Sonuç: binlerce insanın sistematik biçimde kaçırılması, işkence görmesi
ve yargısız infaz edilmesi oldu. Bazı kurbanlar gerçekten teröristti; çoğunluk
ise masum sivillerden, sendikacılardan, öğrencilerden ve entelektüellerden
oluşuyordu. Sadece muhalefet şüphesi bile çoğu zaman ölüm fermanıydı.
Tarih dersi bittiğine göre Carson’ın iddialarına
geçebilirim—en sembolik olanıyla başlayarak: Milei’nin cunta dönemindeki zorla
kaybedilenlerin sayısı olan 30.000’i kabul etmemesi. Açık konuşayım: 30.000
gerçek bir sayı değildir. İstatistikî veri değildir. Politik bir semboldür.
Ahlaki ağırlığı olabilir; ancak güvenilir epistemolojik temeli yoktur. Bu
sayının sorgulanması inkârcılık değil; tarihsel doğruluk talebidir.
Carson’ın derdi gerçek değil. O, onlarca yıllık boş bir
siyasi katekizmi tekrarlamaktadır. Bu söylem ölüleri bir silah olarak kullanır;
amacı da cunta ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan herkesi lekelenebilir
kılmak için ahlaki bir kırmızı çizgi yaratmaktır. Bu yaklaşım hakikati aramak
için değil; ideolojik uyumu dayatmak içindir.
Peki gerçek sayı nedir? 1984’teki CONADEP araştırması
yalnızca 8.961 zorla kaybedilme vakası belirledi. 2015 tarihli RUVTE çalışması
benzer biçimde 8.631’e ulaştı. Bunlar devletin tek resmi sayımlarıdır ve Milei
ile müttefiklerinin tipik olarak atıf yaptığı sayılardır.
Ancak bu sayılar ciddi ölçüde eksiktir. Pek çok vaka rapor
edilmemiştir (travma, korku, kırsal bölgeler, vb.), ve en önemlisi: bu veriler
öldürülen kişilerin tamamını içermemektedir. 2003 tarihli bir araştırmaya göre
cunta dönemindeki toplam ölüm sayısı 13.000 civarındaydı. Ancak tıpkı
kayıpların tamamının rapor edilmemesi gibi, ölümler de tam raporlanmamıştır.
2020’de “Spinoff” takma adlı bir yazar tüm bu politik
gürültüyü kesmek için 80.000 kelimelik bir analiz yayınladı. İstihbarat
raporları, askeri kayıtlar ve bağımsız araştırmaların geniş bir derlemesine
dayanan bu çalışma, 1975–1984 arasındaki toplam kurban sayısının 20.000’e yakın
olduğu sonucuna vardı. Bu analiz, hem sağdaki kötü niyetli küçültmeciliğe hem
soldaki kötü niyetli şişirmeciliğe karşı en dürüst çabalardan biri olarak hâlâ
ayaktadır.
Buradan hareketle Carson’ın hatası açıktır: Milei’yi yanlış
bir sayıyı reddettiği için eleştirmekte, ancak kendisi de başka yanlış bir
sayıya dayanmaktadır. Milei bazen yalnızca eksik verileri nihai ölüm bilançosu
gibi sunmakta; bu bir epistemolojik hatadır. Carson’ın hatası ise bu
epistemolojik hatayı ahlaki bir hatayla eşitlemesidir. Kusurlu tarihsel
çıkarımı, haksız biçimde “inkârcılık” olarak sunmaktadır.
Liberteryenizm bir tarih yazım yöntemi değildir. Tarihin
nasıl yorumlanması gerektiğini ya da hangi özel veri setinin kabul edilmesi
gerektiğini belirlemez. Kusurlu bir tarihsel anlatıyı tekrar etmek bir
epistemolojik yanlış olabilir; ancak bunu ahlaki veya ideolojik bir yanlış
olarak nitelemek salt çıkarımsal bir sıçramadır.
Carson’ın standardı tutarlı uygulansaydı, o hâlde Murray
Rothbard’ın “II. Dünya Savaşı’nın Müttefik kışkırtmasıyla başladığı” yönündeki
görüşü nedeniyle onun liberteryen kimliğini iptal mi edecektik? Holodomor’un
3,5 milyon mu yoksa 6 milyon mu kurban verdiğini tartışan liberteryenleri
aforoz mu edecektik? Moğol istilalarının ölüm sayısını sorgulayanları mı
dışlayacaktık?
Elbette hayır. Burada söz konusu olan ne vahşetlerin inkârı
ne de övgüsüdür. Söz konusu olan, tarihsel verilerin zor ve kısmi yorumundan
doğan sayı tartışmasıdır. Böyle bir tartışmayı ilke ihlali olarak görmek hem
saçma hem de kabileci bir tutumdur.
Carson ya da destekçileri şimdi şunu söyleyebilir: Milei’nin
30.000 sayısını reddetmek için hiçbir geçerli nedeni yoktur ve bu tutum askeri
devleti aklamaya yönelik dolaylı bir girişimdir. Belki Milei cahildir; belki
muhafazakârlara şirin görünmeye çalışıyordur. Kesin niyetini bilemeyiz. Ancak
devletin meşruiyetini sarsmak için yalan söylemeye gerek olduğunu göremiyorum.
Eğer 30.000 gerçekten anti-devletçi bir sembolse (yalnızca
politik erdem gösterisi değilse), o hâlde devlet neden bu sayının inkârını suç
hâline getirmeye çalışmıştır? Daha da önemlisi: Amaç devletin suçlarını ortaya
koymaksa, neden 30.000’de duruyoruz? Neden 60.000 değil? 300.000 değil? Bir
noktada yalanın davayı zehirleyeceğini ve bizi düşmanımızdan ayıran tek farkı
yok edeceğini kabul etmeyecek miyiz? Her iki tarafın da—Milei dahil—bunu
öğrenmesini umuyorum.
Hâlâ 30.000 sayısının cunta vahşetini anlatmak için gerekli
olduğunu iddia edenlere soruyorum: Devletin kötülüğü niceliksel midir? Devleti
mahkûm etmek için belirli bir eşik mi aşılmalıdır? Eğer öyleyse, devletçi
seminer salonu hemen koridorda; hem sol hem sağ kanatları var.
Milei’ye yakın bazı figürlerin—özellikle Başkan Yardımcısı
Victoria Villarruel’in—diktatörlük konusunda rahatsız edici açıklamalar yaptığı
doğrudur ve cuntayı açıkça mahkûm etmekten kaçınmışlardır. Bununla birlikte,
Villarruel’in milliyetçi ve devletçi görüşleri nedeniyle hükümet içinde
belirgin şekilde etkisizleştirildiği de bir gerçektir.
Bu tek tartışmalı figürden hareketle Milei ve tüm hükümetinin
“inkârcı” olduğunu iddia etmek ise çok daha büyük bir mantıksal sıçramadır.
Carson’ın sunduğundan çok daha fazla kanıt gerektirir. Sembolik bir sayı
üzerine ihtilaf ve dönemin “bir savaş” olarak tanımlanması, kitlesel
cinayetleri aklamanın kanıtı değildir. Bunlar yalnızca trajik bir tarihe dair
farklı ve daha karmaşık bir yorumun göstergesidir—doğru olsun ya da olmasın.
Son bir not: Eğer Milei gerçekten bir “inkârcı” ya da
“özürcü” olsaydı, neden 1976–1983 diktatörlüğüne ilişkin tüm gizli arşivlerin
gizliliğini kaldırma emri versin? Son kontrol ettiğimde, inkârcılar kanıt
saklar; ortaya çıkarmaz. Tek başına bu politika tercihi, sembolik bir sayı
üzerine yürütülen herhangi bir tartışmadan çok daha fazla şey anlatmaktadır.
Serbest Piyasa mı, Korporatifçilik mi?
Carson’ın son iddiası—Milei’nin reformlarının aslında
yalnızca “şirket yanlısı” olduğu ve “milyarderler, 20’lerinde forumcu gençler
ve kripto tayfasına” göz kırptığı—bütün iddiaları arasında açık ara en tembeli
olmaya adaydır; aynı zamanda oldukça da ele vericidir. Carson’ın makalesinin bu
noktasında, iyi bilgilenmiş bir eleştiri iddiasının tamamen terk edilmiş
olduğu—eğer hiç var olduysa—apaçık ortaya çıkmaktadır. Geriye kalan, yalnızca
gerçeğin dayattığı sınırları kabul etmiş bir siyasetçiyi affedilemez bir günah
işlemiş gibi suçlayan, duygu yüklü bir saldırıdır.
Carson bu iddiasını en azından kısmen olsun temellendirmeye
çalışsaydı elbette memnun olurdum. Bunun yerine boş bir saman adam kurgusuna
başvurmuş ve meseleyi kapatmıştır. Entelektüel samimiyetsizliği yalnızca
görünür değil, neredeyse dokunulabilir hâle gelmektedir. O hâlde kendisine
doğrudan sorayım: Milei’nin politikaları tam olarak nasıl oluyor da “şirket
yanlısı” da “piyasa yanlısı” değil?
- Fiyat
kontrollerini kaldırmak şirket yanlısı mıdır?
- En
borçlu eski büyük firmalara yarayan, tasarruf sahiplerini ise ezen
enflasyonu bastırmak şirket yanlısı mıdır?
- 2.000’den
fazla KOBİ’nin açıkça desteklediği istihdamı kolaylaştırıcı işgücü
reformlarını geçirmek şirket yanlısı mıdır?
- Yalnızca
KOBİ’lere yönelik %90’a varan vergi afları ve özel teşvikler sunmak şirket
yanlısı mıdır?
- Döviz
kısıtlarını kaldırıp kurun serbestçe dalgalanmasına izin vermek şirket
yanlısı mıdır?
- Devlet
tarafından zorunlu kılınan kıdem tazminatı rejimlerini kaldırarak sözleşme
hukukunu yeniden tesis etmek şirket yanlısı mıdır?
- Mini-RIGI
yatırım şemasını hayata geçirip KOBİ’ler için ithalat kısıtlarını
gevşetmek şirket yanlısı mıdır?
Milei, küçük işletmeleri boğan bürokrasiyi ortadan kaldırmak
için savaşmaktadır.90 Sonuçlar da ortadadır: KOBİ satışlarında yıllık bazda
%25,5 artış gerçekleşmiştir.
Bay Carson, Google gibi arama motorlarının varlığından haberdar mıydınız? Yoksa
işinize gelmeyen verileri görmezden gelmeyi mi tercih ediyorsunuz?
Bu reformların önemini kavramak için, kırmaya çalıştıkları
kafesi anlamak gerekmektedir. On yıllar boyunca Arjantin sanayisi, rekabeti
boğan bir İthal İkameci Sanayileşme (ISI) rejimi altında işlemiştir. Bu sistem,
piyasayı tekelleştirerek teknoloji veya giyim gibi en temel malları bile bölge
ortalamasının iki-üç katına çıkarmaktaydı. Ortaya çıkan yapı rekabetçi bir
piyasa değil; politik bağlantıları olan şirketlerin regülasyon yakalama yoluyla
av izni aldığı bir hayvanat bahçesiydi.
Bu sistemde ithalat bir tür günah sayılmakta, doğrudan
yasaklardan fahiş vergilere, cezalandırıcı döviz kurlarından gümrük
memurlarının düpedüz hırsızlığına kadar her yöntemle bastırılmaktaydı.
Milei’nin reformları “şirket yanlısı” değil; tüm bu çürümüş, korporatist
düzenin yapısına karşı açılmış bir saldırıdır.
Lütfen Kevin. İkimiz de yetişkin insanlarız—sen benden daha
uzun süredir bu dünyadasın. Kendimizi ciddiye alıyorsak, iddialarımızı
kanıtlarla desteklemeliyiz; varsayım ya da yanlış okumaya dayandıramayız. Bunu
yapamıyorsan, o hâlde Milei’nin hangi spesifik politikalarının “küçük işletme
karşıtı” olduğunu açıkça belirtmeni rica ediyorum. Amerikan tarzı bir
korporatokrasi yaratmaya dönük hangi adımını kast ediyorsun? Seni dikkatle
dinlemeye hazırım.
Ama elbette her zaman başka bir ihtimal vardır: Belki de
Carson’ın eleştirisinin tamamı dev bir yanlış anlamadır. Belki Carson’ın yazısı
aslında post-ironi başyapıtıdır. Ben yayımlanmış bir yazar değilim, dolayısıyla
hüküm vermek bana düşmez.
Çatışma Hattından Görünüm ve Fildişi Kuleden
Görünüm
Buraya kadar bu yazı, Kevin Carson’ın eleştirisinin somut
kısımlarına odaklanmış bulunmaktaydı; ancak aslında hatalı olan şey, bizzat
onun yöntemidir. Dürüst bir muhatabın yapması gerektiği gibi, Carson’ın bazı
geçerli noktalara temas ettiğini kabul etmekteyim; birazdan onlara da
değineceğim. Ancak makalesinin genelinde bıraktığı etki, aşırı karmaşık bir
meseleyi indirgemeci, yanlı ve zayıf bir saldırıya dönüştürmüş bir yazar
izlenimidir. Çöküşün eşiğindeki bir ülkenin kaosunu bir realist gözüyle değil,
soyut bir teorisyenin gözleriyle değerlendirmekte; dinamik ve kırık bir
gerçekliğe statik, idealize edilmiş bir model uygulamaktadır.
Milei’yle hiçbir gerçek politik ortaklığı olmayan
siyasetçilerle kurduğu yanlış benzetmeler, ekonomik etkiler hakkında
araştırmadan ortaya attığı zorlama iddialar ve reformların özüne dair hiçbir
biçimde içeriğe girmemesi—bunlar Reddit yorumlarında görülebilecek analiz
türleridir. Libertaryen harekete yıllardır katkı sunan yayımlanmış bir yazardan
beklenen seviye ise kesinlikle bu değildir.
Carson’ın eleştirisini okurken gözümün önünde sürekli aynı
görüntü beliriyor: fildişi kulesindeki bir adamın görüntüsü. Bay Carson, siz
hiçbir zaman gerçekten çökmüş bir ülkede yaşamadınız. Ne siz ne de
vatandaşlarınız, para biriminizin tamamen değersizleştiğini, hiper enflasyonun
günlük yaşamı yok ettiğini, bir askerî diktatörlüğü veya devletin sistematik
bir kleptokrasi olarak işletildiğini tecrübe etmediniz. Ortalama bir Amerikalı,
ülkesinden kaçmayı zorunlu kılan bir yoksunlukla hiç karşılaşmamıştır—ki bu
zorunluluk yalnızca 2013’ten bu yana yaklaşık iki milyon Arjantinliyi
yurtdışına sürüklemiştir. Bu, Amerika’nın sorunsuz olduğunu söylemek değildir;
ancak basit bir düşünce deneyi iki dünya arasındaki uçurumu açıkça gösterir:
Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi birine “Hangi ülkede yaşamak istersin?”
diye sorun. Aldığınız yanıt, hangi ülkenin daha özgür, hangisinin uçurumun
kenarında olduğunu göstermek için fazlasıyla yeterlidir.
Bunları sizi aşağılamak için yazmıyorum; aksine,
çalışmalarınıza ve genel olarak sol-libertaryen geleneğe değer veren
biriyim—her ne kadar hataları olduğunu düşünsem de. Fakat benim bakış açım
seminer odasından değil, siperlerden gelmektedir. Boynunuz çökmekte olan bir
devletin çizmesi tarafından kırılmak üzereyken, ideolojik saflık talep etmek
lüksüne sahip olamazsınız. O lüks, çok hızlı bir biçimde hayatta kalmaya dair
realist ve sonuç odaklı bir çığlığa dönüşmektedir.
Gerçeklik, neredeyse sonsuz sayıda ve sürekli değişen
değişkenin oluşturduğu karmaşık bir ağdır. Libertaryen teorinin büyük bir kısmı
ise belirli önkoşullar gerektirmektedir—zorlamanın olmaması, sözleşme kültürü,
işleyen bir sivil toplum gibi. Oysa Arjantin’de bu koşulların neredeyse hiçbiri
mevcut değildir. Dolayısıyla pratikte var olması mümkün olmayan bir saflığın
talep edilmesi gerçekçi değildir. Milei bir monark değildir. Yetkileri
sınırlıdır, siyasi desteği kırılgandır ve hasımları, tıpkı 2001’de De la Rúa'yı
devirdikleri gibi, onu devirmek için sürekli fırsat kollamaktadır.
Milei, çıkarlarını devlet gücünü kötüye kullanarak koruyan
yüzlerce grubun oluşturduğu devasa bir ağ içinde, bir tek başına
libertaryendir; etrafı zorunlu pragmatizmle eklemlenmiş neoconlarla çevrilidir.
Ülkenin federalinden yereline kadar devlet kurumları, kendi gündemleri ve rant
mekanizmaları olan yüzlerce yapının ördüğü dev bir örümcek ağı hâline
gelmiştir. Bu kurumların ne ölçüde tahrip edildiğini tarif etmek bile zordur.
Böyle bir zeminde herhangi bir başkanın, hele ki libertaryen bir başkanın, tamamen
doktriner bir saflık içinde hareket edebileceğini düşünmek, olsa olsa ham bir
temennidir. Bu, Milei’yi tüm eleştirilerden muaf tutmaz; ancak Milei’yi Putin
gibi gerçek bir otokratla bir tutmak, oldukça akıl dışıdır.
Günün sonunda “Milei gerçek bir libertaryen midir?” sorusu
kısır ve semantik bir tartışmadır. Asıl önemli soru şudur: Son yıllarda, bu
kadar radikal ve bu kadar anti-devlet nitelikte reformları denemiş başka bir
siyasi lider gösterebilir misiniz? Devletin kutsal ve vazgeçilmez görüldüğü bir
dünyada Milei neredeyse tek başına durmaktadır. Kusurludur. Tutarsızdır. Hatta
belki “gerçek” anlamda bir libertaryen değildir. Fakat libertaryen hareket, bir
yüzyıldır eline bundan daha iyi bir siyasi fırsat geçirmemiştir. Bu başkanlık
dönemi, fikirlerimizin hayalci ütopyalar değil, gerçek dünyada da üstün
olabileceğini kanıtlama yönünde ilk ciddi, yüksek riskli sınavdır.
Siz, Bay Carson, onun hangi etikete uyup uymadığıyla meşgul
olmayı tercih edebilirsiniz. Ben ise politikalarının içeriğine ve ortaya çıkan
sonuçlara bakmayı tercih ediyorum; ve bu sonuçlar şu ana kadar mucizevî (ya da
beklenen) niteliktedir:
- Aylık
enflasyon %25,5’ten %1,5’e düşmüştür—2020’den beri görülen en düşük
seviyedir.
- Arjantin’in
uzun vadeli kredi notu yükseltilmiştir.
- Yoksulluk
oranı %52,9’dan %31,6’ya gerilemiştir.
- Ekonominin
2025’te %5,5 büyümesi beklenmektedir; bu, Çin’i geride bırakan bir
seviyedir.
- Hanehalkı
tüketimi 2008 seviyelerine ulaşmıştır.
- Reel
ücretler yeniden enflasyonun üzerinde artmaya başlamıştır.
Bu yalnızca örnek niteliğinde bir listedir. Bunlar Milei’nin
kapsamlı reformlarının doğrudan sonuçlarıdır. Dolayısıyla, eğer kendi
felsefemizi yanlış anlamadıysak ve mali disiplin, deregülasyon, sağlam para,
sözleşme hukukuna ve gönüllü ilişkilere saygı gibi ilkeler libertaryen değilse,
o hâlde bugün Arjantin’de yaşananlar, yirmi birinci yüzyıldaki ilk büyük
ampirik sınavımızdır.
Elbette dürüst bir değerlendirme, Milei’nin hatalarını da
kabul etmeyi gerektirmektedir. Kendisi bir anarko-kapitalist aziz değildir.
Göreve geldiğinden bu yana zaman zaman daha neocon, daha devletçi eğilimlere
savrulduğu olmuştur. Bu konuda Carson haklıdır: yapay zekâ tabanlı suç tahmini
önerileri, anonim kamu erişimine getirilen kısıtlamalar, artan savunma
harcamaları—bunların hiçbiri savunulabilir değildir.
Milei’nin kişisel muhakemesi ve yakın çevresini yönetme
biçimi de tedirgin edici anlara sahne olmuştur. Libra kripto para projesi
skandalı, kendi hatasıyla doğan ve haklı biçimde güvenilirliğini sorgulatan bir
fiyaskoydu. Benzer biçimde, ekonomi bakanı Caputo’nun oğlu Santiago Caputo’nun,
Milei’nin kendisini zora sokabilecek açıklamalar yapmaya başladığı bir
röportajı yarıda kesmesi de esef vericiydi. Bunlar kusursuz bir libertaryen
kahramanın hareketleri değildir; imkânsız bir zeminde yol bulmaya çalışan kusurlu
bir insanın hareketleridir. Ve eleştirilmeleri gerekmektedir.
Bu devletçi yönelimlerin Milei’nin kendi inancı mı, yoksa
pragmatik tavizler mi olduğu ise şimdilik bilinemez. Fakat açık olan şudur: Bu
adımların hiçbirinin libertaryen teori açısından savunulabilir tarafı yoktur.
Fakat Carson’ın ilgisini çeken, bu türden nüanslı ve gerçekçi bir değerlendirme
değildir.
Gerçek şu ki, Peronist aday Sergio Massa—2022-2023 krizinin
mimarı—seçimi kazanmış olsaydı, Carson’ın Arjantin hakkında tek bir kelime
yazacağına bile inanmıyorum. Ülke bugün Venezuela tarzı bir çöküşe sürükleniyor
olsaydı, Carson bu politikaları inceleyip eleştirir miydi? Hiç sanmıyorum.
Bazıları için mesele yalnızca etikettir; zulmeden kişi “libertaryen” olarak
adlandırılmadığı sürece, onun zulmü ve kurbanları hiçbir önem taşımaz.
Bugün modern dünyanın gerçek bir libertaryen deneyime en çok
yaklaştığı noktadayız. Bu yolun sonu değildir, fakat çok uzun süredir
beklediğimiz ilk gerçek adımdır. Roma bir günde kurulmadı; üstelik bunu
kuranlar da safiyet peşinde koşanlar değildi. Etiketlere ve kelime oyunlarına
takılıp kalırsak kaybettiğimiz şey çok daha büyük olur. Milei “neoliberal” ya
da “muhafazakâr” diye etiketlenirse, bu başarıları bu akımlar sahiplenir ve
bizim fikrimiz yine kenara itilir. Tıpkı Amerika’nın kurucu babalarının bugün
devletçilerin elinde bir mit hâline getirilmesi gibi. Libertaryenlik de
eleştirmenlerinin iddia ettiği şeye dönüşür: sonsuza kadar marjinal,
internetteki gençlerin ya da şirket CEO’larının oyuncağı olan bir ideoloji.
Bu, siperdeki bakış açısıdır Bay Carson. Ve siperlerde
şüpheye yer yoktur—orada ya öldürürsün ya ölürsün.
Kaynak Yazı: In Defense of Flawed Libertarianism: A Response to "Everything But the Helicopters" - The Libertarian Alliance

Yorumlar
Yorum Gönder