Devletten Bile Kötü Bir Şey: Anarko-Sendikalizm
“İnanılması güç olsa da, devletten dahi daha kötü olan bazı şeyler vardır.”
Blogosferin farklı alanlarında dolaşan Mises.org okurları,
kendilerini “sol-libertaryen” olarak tanımlayan çeşitli düşünsel çevrelerle
karşılaşmış olabilirler. Hatta kimi okurlar, belirli yönlerden bu kategorinin
sınırları içinde yer aldıklarını da düşünebilirler. Bu çevrelerin bazı
temsilcileri —örneğin filozof Roderick Long— teorik tutarlılığı yüksek,
analitik derinliği belirgin ve birçok bakımdan dikkate değer görüşler ileri
sürmektedir.
Bununla birlikte, sol-libertaryen başlığı altında toplanan bu
heterojen düşünsel alan içerisinde, “anarko-sendikalist” olarak
nitelendirilebilecek geniş bir alt grup da bulunmaktadır. Bu
anarko-sendikalistlerin kullandığı söylem, ilk bakışta birçok libertaryen için
oldukça cazip bir izlenim yaratabilir. Devleti ortadan kaldırma, her türden
otoriterliği tasfiye etme ve “piyasaları” özgürleştirme yönündeki taleplerini
son derece radikal bir söylemsel çerçeve içinde dile getirirler.
Ne var ki onların “piyasa” anlayışı, klasik liberalizm ile
ana akım libertaryen geleneğin tarihsel ve kuramsal olarak inşa ettiği piyasa
kavrayışıyla hem normatif hem de kurumsal düzeyde köklü bir uyuşmazlık
içindedir. Zira anarko-sendikalistlerin önemli bir bölümü, aynı zamanda “mütüalizm”
olarak adlandırılan özgül bir mülkiyet doktrinini de benimsemektedir. Bu
doktrinin çağdaş temsilcilerinden Kevin Carson’a göre mütüalistler, “özel
mülkiyeti ancak kişisel fiilî zilyetlik ve doğrudan kullanım temelinde olduğu
sürece meşru kabul ederler.”[1] Başka bir deyişle, mülkiyet hakkı, doğrudan
kullanım olgusundan normatif olarak ayrıştırılamayan bir ilişki biçiminde
kurgulanmaktadır. İfade kolaylığı sağlamak amacıyla, kişisel zilyetlik ve
kullanım esasına dayalı bu mülkiyet rejimini burada “anarko-sendikalist hukuki
düzen” olarak adlandıracağım.[2] Böyle bir hukuki düzen altında, işçiler fiilen
kullandıkları tüm sermaye mallarının doğrudan mülkiyetine sahip olacaklardır.
Bu sistem içerisinde, bir kimsenin bizzat kullanmadığı üretim araçları
üzerindeki mülkiyet ve buna bağlı olarak ücretli emek ilişkisi kavramsal
düzeyde ortadan kaldırılmış olur. Bir kapitalist, sermaye mallarını ücretli
işçilere tahsis ettiği anda, bu malları doğrudan kullanmadığı için, söz konusu
mallar üzerindeki mülkiyet hakkını normatif olarak yitirmiş sayılacaktır.
Sol-libertaryen düşüncenin önemli bir kısmı, fiilen
kullanılmayan mülkiyeti yapısal bir otorite biçimi olarak görmekte ve bu tür
mülk sahiplerini “küçük tiranlar” olarak nitelemektedir. Bu bakış açısından
fabrika işgalleri, mülkiyetin ihlali değil; işçilerin, gerçekte öteden beri
kendilerine ait olduğu varsayılan üretim araçlarını geri almalarının meşru bir
tezahürü olarak yorumlanmaktadır. Ayrıca, anarko-kapitalist geleneğin geniş ve
sistematik teorik birikimi büyük ölçüde göz ardı edilmekte; klasik liberal
hukuki düzenin —yani bir kimsenin emekle sahiplendiği ya da sözleşme yoluyla
edindiği mallar üzerindeki kalıcı, devredilebilir ve fiziksel kullanımdan
bağımsız olarak da korunabilen mülkiyet hakkının— ancak bir devlet aygıtının
zorlayıcı gücü sayesinde ayakta kalabileceği ileri sürülmektedir. Bu yaklaşıma
göre, devletsiz bir toplumsal düzende fiilen işleyebilecek tek mülkiyet rejimi
anarko-sendikalist düzendir.
Oysa Ludwig von Mises, sendikalistlerin savunduğu bu
hukuki-iktisadî düzeni, teorik bakımdan sosyalizmden bile daha düşük bir konuma
yerleştirir. En azından sosyalizm, Mises’e göre, işbölümüne dayalı toplumsal
işbirliği açısından “düşünülebilir —ancak pratikte gerçekleştirilemez— bir
sistemdir.”[3] Mises, iktisat teorisi açısından yalnızca iki sistemin tutarlı
biçimde tasavvur edilebileceğini savunur: sosyalizm ve kapitalizm. Bunlardan
yalnızca kapitalizm, ister müdahalelerle kısıtlanmış ister serbest biçimiyle
olsun, pratikte işleyebilir bir düzendir. Buna karşın sosyalizm, bütün kuramsal
sorunlarına ve tarihsel uygulamalarda yol açtığı yıkımlara rağmen,
sendikalizmle karşılaştırıldığında yine de görece daha “tartışılabilir” bir
çerçevede yer alır.
Mises’e göre merkezî sosyalizmin ideali en azından teorik
tartışmaya elverişlidir; sendikalizmin ideali ise o denli temelsizdir ki,
üzerinde uzun uzadıya durmaya dahi gerek yoktur.
Antiliberal düşüncenin ayırt edici özelliği olan üretici
çıkarının tüketici çıkarına sürekli olarak üstün tutulması, gerçekte iktisadî
ilerleme karşısında verimsizleşmiş üretim koşullarını yapay biçimde sürdürme
girişiminden ibarettir. Küçük ve imtiyazlı grupların çıkarları geniş kitlelere
karşı korunduğu sürece bu durum ilk bakışta tartışılabilir gibi görünebilir;
zira imtiyazlı kesim, üretici olarak elde ettiği kazancı, tüketici olarak
katlandığı maliyetten daha yüksek algılayabilir. Ancak bu yaklaşım genel bir
ilke hâline getirildiğinde bütünüyle irrasyonel bir niteliğe bürünür; çünkü bu
durumda her birey, tüketici olarak çok daha büyük kayıplara uğrarken, üretici
olarak elde edebileceği kazanç oldukça sınırlı kalır. Üretici çıkarının
tüketici çıkarına galip gelmesi, rasyonel iktisadî örgütlenmeden sistematik bir
sapmayı ve iktisadî ilerlemenin önünün kesilmesini ifade eder. Merkezî
sosyalizm bu yapısal gerçeğin farkındadır ve bu nedenle liberalizmle birlikte
tarihsel üretici imtiyazlarının tümüne karşı mücadele eder. Sendikalizm ise
işçilerin üretici çıkarını bilinçli biçimde normatif merkeze yerleştirir. Bu
nedenle sendikalizm, üretimin her türlü yeniden düzenlenmesini yapısal olarak
imkânsız kılar ve iktisadî ilerleme için hiçbir alan bırakmaz.[4]
Toplumsal üretimin bütün anlamı, üretim sürecinin nihayetinde
ortaya çıkan nihai malların kullanımına yönelmiş olmasında yatar. Bu nedenle,
“toplumsal üretim sistemi” adını hak eden her düzen, son çözümlemede, üretimin
tüketimin gereklerine göre sürekli biçimde ayarlanmasını esas almak zorundadır.
Sendikalistlerin tercih ettiği iktisadî yapı ise bu temel ölçütle
bağdaşmamaktadır.
Bundan da öte, ister devletli ister devletsiz olsun, anarko-sendikalist
bir hukuki düzen, zamanlar arası işbölümünü ortadan kaldırarak insanlığı
kaçınılmaz biçimde maddî sefalete sürükler.
Üretkenlikteki artış, sermaye mallarına; sermaye malları ise,
doğrudan doğruya tüketimin ertelenmesine dayanır.[5] Tüketimlerini uzun
dönemler boyunca ertelemeyi seçen bireyler, bizzat fiziksel olarak
kullanabileceklerinin çok ötesinde bir sermaye malları stokuna sahip
olabilirler. Ancak bu kişiler, söz konusu mallarla çalışacak emek istihdam
ettikleri anda mülkiyet haklarını yitireceklerse, bu durumda rasyonel davranış,
sermayeyi tüketmek ve tasarrufu terk etmek olacaktır.
Yakın zamanda tartıştığım bir sol-libertaryen bu noktada, bir
fabrikanın nasıl “tüketilebileceğini” sorarak itiraz etti. Kendisine, tohumluk
tahıl gibi istisnai örnekler dışında, sermaye tüketiminin genellikle sermaye
mallarının kelimenin dar anlamıyla “yenip bitirilmesi” anlamına gelmediğini
açıkladım. Sermaye tüketimi, esas itibarıyla, sermaye mallarının korunması ve
yenilenmesi için gerekli kaynakların tüketimden çekilerek bu amaçlara
yönlendirilmemesini ifade eder. Bir fabrika; bakımsızlığa terk edildiğinde,
daha düşük verimliliğe sahip üretim süreçlerine dönüştürüldüğünde (örneğin
yalnızca sahibinin tek başına işletebileceği ilkel bir üretim düzenine
indirgendüğünde) ya da parçalarına ayrılarak hurda olarak satıldığında fiilen
“tüketilmiş” sayılır.
“İnsanlar, kullandıkları sermaye mallarıyla çalışacak emek
istihdam ettiklerinde mülkiyet haklarını kaybedeceklerse, bu durumda sermayeyi
tüketecek ve tasarrufu bırakacaklardır.” Bu tespitime karşılık, bir başka
sol-libertaryen söze girerek, böyle bir durumda işçilerin fabrikanın çürümesine
izin vermek yerine onu doğrudan devralabileceklerini ileri sürdü. Ben de şu
noktayı vurguladım: Evet, işçiler fabrikayı devralabilirler. Ancak klasik
liberal hukuki düzen kooperatif girişimleri dışlamaz. O hâlde, eğer bu işçiler
bir fabrikayı etkin biçimde işletme konusunda gerçekten bu kadar yetkinlerse,
neden en başından itibaren kendi aralarında birleşerek ücretlerini bir araya
getirmemiş ya da borçlanarak kendi fabrikalarını kurmamış veya satın almamış
olsunlar? Şayet bunun nedeni, “kendi kullanımı dışındaki mülkiyete konu olan”
fabrikanın, nihai tüketicilerin değer yargıları karşısında daha yetkin bir
biçimde işletilmiş olması ve bu yüzden onların rekabet edememiş olmalarıysa, bu
yeni durumun genel kamu açısından yalnızca daha kötü sonuçlar doğuracağı
açıktır.
Üstelik fabrika devralmaları yerleşik bir uygulama hâline
gelir ve emekçi mülkiyetinde olmayan işletmeler fiilen imkânsızlaşırsa—çünkü
sermaye mallarına sahip olanlar, bu malları mülkiyet haklarını yitirmeksizin
başkalarının kullanımına tahsis edemez duruma gelirse—bireylerin geleceğe
dönük, sermaye-yoğun projeleri destekleyecek ölçüde tüketimi erteleme yönündeki
teşvikleri dramatik biçimde zayıflayacaktır. Bu düzen altında yapılabilecek
tasarruf, esasen yalnızca işçi mülkiyetine dayalı işletmeler için yapılan
tasarrufla sınırlı kalacaktır. Buna karşılık, ücretli emek yardımıyla bir
girişimi bizzat yönlendirecek öngörüye ve takdir yetisine sahip olan potansiyel
üreticiler tarafından gerçekleştirilebilecek her türlü tasarruf bütünüyle
dışlanmış olacaktır. Böyle bir sistemde, nitelikleri işçi mülkiyetine dayalı
işletmeler için en uygun olmayan tüm potansiyel işverenlerin girişimci
muhakemesi ve kapitalist öngörüsü ya eksik kullanılacak ya da tamamen atıl hâle
gelecektir. İnsanî yeteneklerin ve doğal eğilimlerin eşit biçimde dağılmadığı
dikkate alındığında, potansiyel işverenlerin neredeyse tamamı bu iki
kategoriden birine düşecektir. İşbirliğine dayalı üretim—başka bir deyişle
işbölümü—son derece yüksek bir üretkenlik sağlar; zira bireylerin uzmanlaşmalarına,
yani iyi oldukları alanlara yoğunlaşıp daha sonra birbirleriyle mübadele
ilişkisine girmelerine imkân tanır. Kimi istisnai durumlarda, bir girişimi
finanse edip yönlendirme konusunda en yetkin olan kişilerle, makineleri fiilen
kullanma konusunda en yetkin olan kişiler aynı olabilir. Ancak insanî ve doğal
çeşitlilik göz önüne alındığında, bu durum neredeyse hiçbir zaman gerçekleşmez.
Anarko-sendikalistlerin yaptığı gibi, üretimin yönlendirilmesini ve
finansmanını yalnızca üretim araçlarını fiilen kullananlara özgü kılmak,
tasarruf sahipleri ile emekçiler arasında karşılıklı fayda doğuran sayısız
mübadele ilişkisinin en baştan imkânsız hâle getirilmesi anlamına gelir.
Bir kapitalist–işçi düzenlemesi, özünde zamanlar arası bir
mübadele ilişkisidir. İşçiler, bugünkü emeklerinin karşılığında bugünkü parayı
peşin olarak elde ederken; kapitalist, bu sayede gelecekte üretilecek bir ürüne
sahip olma ve onu ileride piyasada satma hakkını kazanır. Dolayısıyla ücretin
ortadan kaldırılması, tıpkı yine bir zamanlar arası mübadele biçimi olan faizin
ortadan kaldırılması gibi, her iki potansiyel rıza tarafına da aynı ölçüde
zarar verici olacaktır. “Sendikalistler, tasarruf sahipleri ile işçiler
arasında karşılıklı fayda üreten sayısız mübadelenin önünü kapatmış
olacaklardır.” Daha da temelde, bu durum, üretimin en başından itibaren nihai
malların kullanıcıları olan genel kamu açısından —yani asıl üretimin uğruna
yapıldığı tüketiciler açısından— son derece yıkıcı olacaktır. Piyasada, kâr ve
zarar mekanizması aracılığıyla, tüketiciler; kaynakları kendi arzu ettikleri tüketim–tasarruf
oranına uygun üretim süreçlerine tahsis eden girişimcileri ödüllendirirler.
Şöyle bir durumu düşünelim: Uzun süren, fakat son derece yüksek verimlilik
sağlayan bir üretim sürecinde, muazzam büyüklükte bir sermaye malları stokunu
ücretli işçiler aracılığıyla işletmek suretiyle kâr elde edebilecek bir
girişimci bulunsun. Ancak bu kişi, sermaye mallarını başkalarına teslim ettiği
anda mülkiyetini yitirecekse, böyle bir girişimi hayata geçiremez. Bu durumda
kayıp, yalnızca o girişimci için değil; söz konusu yüksek verimlilik sürecinin
sağlayacağı daha geç fakat çok daha büyük konfor ve güvenlikten yararlanacak
olan sayılamayacak kadar çok tüketici için de telafisi olmayan bir kayıp
olacaktır. (Unutulmamalıdır ki bu tüketicilerin büyük çoğunluğu aynı zamanda
işçidir.) Nihai malların kullanıcıları olarak genel kamu —ki üretim en başta
onlar için yapılmaktadır— açısından en iyi sonuç, bireylerin üretici
rollerinde:
- Hissedar/kapitalist
olmada yetkin oldukları ölçüde ve bu yetkin oldukları sektörlerde
hissedar/kapitalist olarak,
- İşçi
olarak iyi oldukları ölçüde ve bu iyi oldukları sektörlerde işçi olarak
faaliyet göstermeleriyle elde edilir.
Anarko-sendikalistler ise, mülkiyeti fiziksel kullanım ile
katı biçimde birbirine zincirleyerek, kamunun imkân ufkunu ağır biçimde
daraltırlar; zira bu anlayış altında, toplumu geçindirenler bunu yalnızca son
derece sınırlı bir üretim örgütlenmesi çeşitliliği içinde yapabilirler.
Anarko-sendikalist bir hukuki düzende, yalnızca hissedar/kapitalistlerin işçi
olmaları ve işçilerin de aynı zamanda hissedar/kapitalist olmaları gerekmekle
kalmaz; dahası, her iki rol de aynı sektör içerisinde üstlenilmek zorundadır.
Bu durum, bir kez daha, karşılıklı fayda üreten sayısız
zamanlar arası mübadelenin tamamen dışlanması anlamına gelir ve tasarrufu,
sermaye birikimini ve gelecekteki üretkenliği, tüketiciler olarak kamunun
tercih edeceğinden ölçülemeyecek kadar daha düşük seviyelere iter. Sonuç ise,
çoğunluk için açlık, geri kalanlar içinse ilkel, günübirlik bir yaşam tarzına
geri dönüş olacaktır. Bu dünyada milyarlarca insan vardır ve bu insanların:
- Farklı
alanlardaki becerileri farklı düzeylerdedir,
- Farklı
alanlara ilişkin muhakeme yetileri farklı güçtedir,
- Çalışkanlık
düzeyleri birbirinden ciddi biçimde ayrışır.
Buna ek olarak, insanların kullanımına açık trilyonlarca
farklı kaynak bulunmaktadır ve bireyler bu kaynakları üretime dâhil etme
konusunda, kendi becerileri, muhakeme güçleri ve öngörüleri ölçüsünde son
derece farklı kapasitelere sahiptirler.
İşte bu sınırsız çeşitlilik nedeniyle, tüketim malları
bakımından karşılıklı fayda sağlayan sayısız mübadele, üretim malları ve üretim
hizmetleri bakımından ise bunun üstel olarak çok daha fazlası mümkündür. Peki
bu değiş-tokuşlardan hangileri gerçekleşmelidir? Trilyonlarca değişken içeren,
teorik olarak sonsuz sayıdaki mübadele kombinasyonlarından hangisi insanlık
için en avantajlısıdır? Piyasa içindeki bireyler, sürekli olarak daha avantajlı
bir mübadele kombinasyonuna ulaşma yönünde çaba gösterirler. Şimdi, bu sayısız
olası zamanlar arası mübadele arasından, inatla şunu söylerseniz: “Ücretli emek
kaldırılacaktır! Yalnızca aynı kooperatif içindeki işçiler arasında zamanlar
arası mübadeleye izin verilecektir!” insanlığa, tüm mümkün zamanlar arası
mübadele kümeleri içinden yalnızca son derece küçük bir kesiti bırakmış
olursunuz. Hatta bir kesiti bile değil; bir kesitin kesiti kadar dar bir alanı.
Bunun insanlığın ufkunu ne ölçüde daraltacağı kolaylıkla idrak edilebilir. “Piyasa
içindeki bireyler, sürekli olarak daha avantajlı bir mübadele setine ulaşmaya
çalışırlar.”
Bu noktada insan, Mises ile birlikte şu sonuca varmak zorunda
kalır: “Tüm ‘solcu’ iktisat doktrinlerinin acıklı başarısızlığı, tam da
tasarrufun, sermaye birikiminin ve yatırımın anlamını yanlış kurmalarında
yatmaktadır.”[6] Buna rağmen, anarko-sendikalistler tüm bu temel iktisadî
problemleri, işçi dayanışmasına övgüler ve servet karşıtı sloganlar eşliğinde
yüzeysel biçimde geçiştirmektedirler. Son olarak, sırf devlet karşıtı oldukları
için bu tür sol-libertaryenleri ideolojik müttefik olarak gören
anarko-kapitalistlere ve klasik liberallere şunu düşünmelerini tavsiye ederim:
Anarko-sendikalist bir toplumda yaşayan herkes, kapitalist bir toplumdaki tüm
kapitalistleri, komşu işçi kardeşleri üzerinde hüküm süren sömürücü ve otoriter
tiranlar olarak görseydi, bu iki toplum gerçekten barış içinde yan yana
yaşayabilir miydi? İnanılsın ya da inanılmasın, devletten daha kötü olan bazı
şeyler vardır. Ve anarko-sendikalist bir hukuki düzen de bunlardan biridir.
.jpg)
Yorumlar
Yorum Gönder