İSPANYOL DEVRİMİ VE İÇ SAVAŞI SIRASINDAKİ TARIMSAL KOLEKTİFLER HAKKINDA GERÇEKÇİ BİR YAKLAŞIM
İspanya
İç Savaşı sırasında kolektifleştirme olgusunun tarihi, daha başlangıcından
itibaren tartışmalı bir mahiyet arz etmiştir. Anarşizme sempati duyan ve
Komünizme husumet besleyen çağdaş gözlemciler, işçi ve köylü kolektiflerine
ilişkin ilk anlatıları kaleme aldılar. Bunu izleyen Cumhuriyetçi ve Komünist
yazarlar ise, büyük ölçüde mazur gösterici (apologetik) bir nitelik taşıyan bu
literatürü ya büsbütün görmezden geldiler ya da peşinen değersizleştirdiler.
1960’larda Yeni Sol’un yükselişi, devrimci tecrübeye yönelik ilgiyi ve empatiyi
yeniden canlandırdı. Özellikle Noam Chomsky’nin polemik mahiyetindeki makalesi,
tartışmayı yeniden alevlendirdi. Chomsky, liberteryen selefleriyle paralel
biçimde, iç savaş sırasında anarşistlerin başarılarının hem liberaller hem de
Komünistler tarafından örtbas edildiğini ileri sürmekteydi. Chomsky, söz konusu
kolektiflerin “iktisadî bakımdan başarılı” olduğuna dair hiçbir tereddüt
taşımıyor; kolektiflerin karşılaştığı güçlükleri ise devletin düşmanca tutumuna
ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak finansman kredilerinin kısıtlanmasına
atfediyordu. Chomsky’nin Yeni Sol perspektifi—tartışmaya açık olmakla
birlikte—kolektifler meselesine dönük taze bir ilginin göstergesi idi.
Bunu,
özgün araştırmaya dayanan daha akademik anlatılar izledi. Bazı araştırmacılar,
ciddi tahkiki, çoğu zaman 1960’ların idealizmiyle irtibatlandırılan siyasal
kaygılarla mezcederek sürdürdüler. 1980’lerde ise, yakın zamanda erişime
açılmış arşivlerden elde edilen yeni belgelerle teçhiz edilen İspanyol
akademisyenler, konuyu daha eleştirel bir mesafeyle ele aldılar. Bu
araştırmacılar, kolektifleştirmenin zorluklarına ve ikilemlerine nüfuz eden
yerel yahut bölgesel bir yaklaşımı benimsediler. En az bunun kadar mühim olmak
üzere, “yukarıdan” geleneksel siyasal tarih anlatısından uzaklaşıp “aşağıdan”
toplumsal tarih istikametine yönelmeye başladılar.
Aşağıdaki
sayfalar, tarih yazımındaki bu yakın eğilimi, Aragón, Katalonya ve
Valensiya’daki tarımsal kolektiflere odaklanarak geliştirmeyi hedeflemektedir.
Aragón, bir tarım tarihçisinin “İç Bölge” (Interior) olarak nitelediği alanın
bir parçasıdır; bu alan, nispeten geri bir tarımsal yapı, düşük toprak
verimliliği ve düşük emek verimliliği ile karakterizedir. Buna karşılık Akdeniz
bölgesi—Valensiya ile Katalonya—daha modern ve daha piyasa yönelimli bir
nitelik taşımaktaydı. Cumhuriyet’in görevi, bu kırsal ekonomileri kentsel ve
askerî sektörlerle irtibatlandırmak, diğer bir ifadeyle bu sektörler arasında
işlevsel bir iktisadî eklemlenme tesis etmekti. Kentsel alan ile kırsal alan
arasındaki çatışmanın çözülememesi, Cumhuriyet’in zaferini güçleştirmiş; hatta,
imkânsız kılmasa bile, en azından son derece müşkül hâle getirmiştir.
Bu
bulgular, askerî ve sivil arşivlerden derlenmiş; şimdiye dek görece az
kullanılmış çeşitli birincil kaynaklara dayanmaktadır. Kolektiflerin toplantı
tutanakları, parti ve sendika yetkililerinin mektupları, hükümet
müfettişlerinin raporları ve askerî subayların anlatıları, köylülerin iktisadî
performansına yeni bir ışık tutacaktır.
KOLEKTİVİZASYON
Temmuz
1936’da iç savaşın patlak vermesini müteakip derhâl, Cumhuriyet bölgesindeki
köylüler “faşist”lerin ve burjuvaların topraklarına el koydular. Fransız
Devrimi’nde olduğu gibi, mülkiyet senetleri ile çeşitli belgelerin neşeli
şenlik ateşlerinde yakılması manzarası, eski iktisadî düzenin sona erişini
simgeleyen bir gösterge işlevi gördü. İspanya’nın büyük sendikalarından biri
olan Confederación Nacional del Trabajo (CNT), kural olarak toprağın
kolektif mülkiyetini ve kolektif işletimini tercih etmekteydi. En mühim rakibi
olan Unión General de Trabajadores (UGT) ise kolektifleştirme konusunda
daha mütereddit bir tutum sergiliyordu. UGT’nin bazı üyeleri CNT taraftarları
kadar hevesli iken, diğer bir kısmı—İspanya Komünist Partisi (PCE) ile onun
Katalan muadili (PSUC) tarafından etkilenmiş olarak—akıllıca olmadığını
düşündükleri devrimci deneylere karşı çıkıyordu.
Kolektifleştirme
teması, “liberteryen” bir çağrışım taşıdığı için tarihçileri büyülemiş olsa da,
kolektifleştirme, Cumhuriyet bölgesinde dahi azınlık mahiyetinde bir olguydu.
Cumhuriyet bölgesindeki toprağın yalnızca yüzde 18,5’i kolektifleştirildi (ve elbette
Milliyetçi bölgede bunun hiçbiri). Dolayısıyla İspanya’daki bireyci küçük
mülkiyet düzeni, özellikle aynı dönemde Sovyet tarımında devlet güdümlü
kolektifleştirmeyle mukayese edildiğinde, ezici ölçüde mühim olmaya devam etti.
Üç yüz binden fazla İspanyol köylüsü, şu veya bu biçimde toprak edindi.
Bunların yarısı Albacete, Ciudad Real, Cuenca, Toledo ve Madrid vilayetlerinde
yaşıyordu. Merkez bölgede toprak reformunun kapsamı, muhtemelen, 1936 ve
1937’de bu bölgenin Milliyetçi kuvvetlerin tekrar eden taarruzlarına neden
direndiğini açıklamaya yardımcı olur. Mart 1937’de Komünist tarım bakanı
Vicente Uribe, toplam İspanyol tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 9’unun
köylülüğe dağıtıldığını ilan etti. Yıl sonunda Komünist basın, özel mülkiyete
konu olan arazilerin üçte birinden fazlasının yeniden dağıtıldığını ya da
müsadere edildiğini iddia ediyordu. Parti, köylülerin büyük ölçüde bireysel
kullanım lehine tercihte bulunduğunu ileri sürdü. Bu iddia salt propaganda
değildi.
Katalonya’da
kolektifler, orta ve küçük mülk sahiplerinden oluşan bir denizin içinde adeta
adacıklar mesabesindeydi. Generalitat’ın (Katalan bölgesel hükümeti) 1936
sonundaki bir soruşturması, yalnızca altmış altı yerleşim yerinin kimi
kolektivist tedbirlere başvurduğunu; buna karşılık bini aşkın belediyenin
hiçbir kolektivist uygulama benimsemediğini ortaya koydu. Mevcut olan görece az
sayıdaki kolektifin ise, anlaşıldığı kadarıyla, küçük mülk sahipleri tarafından
teşkil edildiği görülmektedir. Generalitat’ın 5 Ocak 1937 tarihli kararnamesi,
18 Temmuz 1936 itibarıyla toprağı ekip biçmiş olanlara resmî ve hukuken
tanınmış bir intifa hakkı tanıyarak aile çiftliğini tahkim etti.
Hatta,
sözde en devrimci ve en anarşist bölgelerden biri sayılan ve CNT’nin çoğu kez
solun baskın örgütü olduğu Aragón’da dahi, toprağın büyük kısmı
kolektifleştirilmedi. Ortak mülkiyeti teşvik eden yahut zorlayan milislerin
mevcudiyetine rağmen, bölge toprağının muhtemelen ancak yüzde 40’ı
kamulaştırıldı. Şubat 1937’de 275 Aragón kolektifi toplam 80.000 üyeye sahipti;
Haziran’da 450 kolektif 180.000 üyeyi kapsıyordu ki bu sayı, Cumhuriyet
bölgesindeki Aragón nüfusunun beşte ikisinden daha azına tekabül ediyordu.
Kolektifleştirme
hem kendiliğinden (spontane) hem de irade dışı (gönülsüz) biçimlerde vuku
buldu. “Faşist”lere yönelen terör ve suikast atmosferi, radikal otoriteler
karşısında itaatkârlığı teşvik ediyordu. Kentli militanlardan—çoğu kez
Barselona’daki CNT sendikalarından—müteşekkil milisler Aragón boyunca
yürüyerek, kendi liberteryen komünizm yahut sosyalizm tasavvurlarını
dayattılar. Bu milisler, kolektiflerin birlikleri beslemenin en iyi yolu
olduğuna inanıyorlardı. Milis sütunları, yerel militanlığı tahkim etmekteydi;
zira yerel militanlık, çoğu durumda, tek başına kolektifleştirmeyi
gerçekleştirecek ölçüde güçlü değildi. Hatırı sayılır sayıda mülk sahibi,
ortakçı, kiracı ve bracero (gündelik tarım işçisi) kolektiflere
katılmaya mecbur bırakıldıklarını yahut zorlandıklarını hissetti. Bazı
kasabalarda daha varlıklı mülk sahipleri, mülkiyetlerine yönelik tehdide;
ayrıca kimi köylerde ücretli emek çalıştırmanın yahut kolektiflerin dükkânlarından
alışveriş yapmanın yasaklanmasına—ki bu yasaklar fiilen tatbik
ediliyordu—husumet beslediler. Bu mülk sahipleri, bazı pueblolarda
nüfusun çoğunluğunu kayda geçiren kolektifin, üye olmayanlara karşı boykot
eğilimi gösterdiğini tecrübe ettiler. Bir anarko-sendikalist kaynak, “kolektife
katılmak istemeyen küçük mülk sahiplerinin … hayatta kalabilmek için güç bir
mücadele vermek zorunda kaldığını” bildiriyordu. Aragón ve Valensiya’da birçok
bireyci köylü, CNT veya UGT’den birine mutlaka üye olmaya zorlandı. Para cezası
ve yaptırımlardan oluşan bir sistem, yeni üyeleri toplantılara katılmaya mecbur
kılıyordu. Zaman zaman gerilimler alenî biçimde patlak verdi. Huesca’daki
Albelda’da 2 Ocak’ta, mülk sahipleri ile “hırsız” olarak nitelenen bir
antifaşist komite arasındaki sürtüşmeler, mülk sahiplerinin sokak gösterisini
tetikledi. Misilleme olarak birkaç gösterici hapsedildi.
Teruel’de
doksan nüfuslu küçük Cabra de Mora kasabasında, müreffeh ortakçılar (masaderos)—muhtemelen
uzun süreli kira sözleşmeleri ellerinde bulunan kişiler—hasımlarına göre kendi
“feodal lordları”na sempati duyuyorlardı. Bu ortakçılar kolektifleştirmeye
şiddetle karşı çıktılar. Bu kasaba münferit bir istisna değildi. Başka yerlerde
de, mülksüzlere uzun vadeli yahut avantajlı sözleşmeler sunan nüfuzlu toprak
sahipleri, sadık destekçiler yaratabilmekteydi. Kolektif tarımın savunucuları,
ortakçıların toprağına el koymak için Aragón polisini çağırmak zorunda
kaldılar. Buna karşılık ortakçılar köyü terk edip bir milis reisinin liderliği
altına girdiler. Aragón’da köylülerin ezici çoğunluğu kısa vadeli kira
sözleşmeleriyle toprağı işletiyor ve bir miktar mülke sahip bulunuyordu; fakat
bu mülk, ailelerini doyurmaya yahut iktisadî güvence sağlamaya yetecek ölçüde
değildi.
Aragonlu
Komünist yetkililer, kuşkucu bir tonla, “küçük burjuvazinin, medierosun
[yoksul ortakçılar] ve kiracıların (arrendatarios) … devrimci bir ruha
sahip olmadığını; sendikalara veya partilere yazıldılarsa bunun, son bir yılda
Aragón’a hükmetmiş unsurların (yani anarşistlerin) saldırılarına ve yağmasına
karşı kendi küçük mülk kırıntılarını ve dar çıkarlarını savunmak için olduğunu”
gözlemlediler. Aragonlu Komünistler, en azından kendi aralarındaki mahrem
değerlendirmelerde, kırsal proleteryanın önemli bir kesiminin siyasetine daha
fazla hürmet göstermiyorlardı: “Sendikada olmayan gündelikçiler, her zaman
kırsal patronların (caciques) kölesiydi. Sefil ücretlerini kaybetmekten
yahut hapse atılmaktan korkuyorlardı.” Huesca’daki Monzón’un “kitleleri” ise
“son derece yönünü kaybetmiş”ti. Hatta, el konulması ihtimalinden korktukları
birkaç eşyaya sahip olan bazı bracerolar bile CNT kolektiflerine
katılmaya ilgi duymuyordu. Devrimin erken döneminde bracerolar,
gelecekteki kolektifleştirme planlarından ziyade Temmuz ve Ağustos aylarına ait
geriye dönük ücret alacaklarını tahsil etmeye daha fazla odaklanmıştı.
Bu
itibarla kolektifleştirmenin belirli bir kısmı zorla yürütülmüştür. Öte yandan,
Sovyet emsaline—güçlü bir devletin köylüleri kelimenin tam anlamıyla silah
zoruyla birleşmeye mecbur ettiği tecrübeye—kıyasla İspanyol kolektifleştirmesi,
genel hatlarıyla daha ziyade kendiliğinden ve geniş ölçüde gönüllü
görünmektedir. Hiç kimse, İspanyol köylülerinin köy hayvanlarını kitlesel
biçimde boğazladığını rapor etmemiştir. Birçok kırsal İspanyol, komünizmin veya
sosyalizmin çeşitli biçimlerinin vaat ettiği “iyi hayatın refah-devleti imgesi”
tarafından cezbedilmiş olabilir. Daha yoksul köylüler, kolektifleştirmenin kent
işçilerinin elde ettiği türden bazı “imtiyazlar” üretebileceğini düşündüler. Bu
ihtimale bir şans tanımaya razıydılar.
ARAGÓN
KOLEKTİFLERİNİN TASFİYESİ
Komünistler
ve onlara müzahir tarihçiler, CNT ile onun takipçilerinin köylüleri verimsiz
(üretken olmayan) kolektiflere cebren soktuğunu ileri sürmüşlerdir. Bu itibarla
1937 yazında, Halk Ordusu’nun PCE’nin hâkimiyetindeki birlikleri, Cumhuriyet
hükümeti kolektifleri Haziran 1937’de yasallaştırmış olmasına rağmen, Aragón
kolektiflerine saldırıp onları dağıtma konusunda kendilerinde tam bir hak
gördüler. Komünistler, örneğin Albalate de Cinca’da ve Huesca’daki Poleniño’da,
kolektivistlerin ağaçları tahrip ettikleri ve üretimde keskin düşüşlerden
sorumlu oldukları yönünde somut ithamlarda bulundular. Milislerin Battalion
Largo Cabellero’ya yazılmış mensupları, memleketleri Teruel’deki
Cantavieja’nın CNT’nin hâkimiyetindeki belediye meclisini, küçük toprak
sahiplerini kolektiflere zorla sokmakla ve “liberteryen komünizm”i dayatmak
amacıyla kendi dost ve aile çevrelerinin mülklerini kamulaştırmakla suçladılar.
Kötü
idare ve yolsuzluk nedeniyle, Cantavieja’da et tedariki ile hayvan varlığı
ortadan kaybolmuş, köyde gıda kıtlığı baş göstermişti. “Terör”e son vermek
üzere beş milis, köylerine dönüp meclis üyelerini vurmayı planladı. Belediye
meclisi ise suçlamaları reddetti ve CNT ile FAI’nin (Federación Anarquista
Ibérica) hâkim olduğu Aragón Konseyi’nin talimatları doğrultusunda hareket
ettiğini ileri sürdü. Meclis üyeleri, etin azalmasının kendi
kamulaştırmalarından değil, milis sütunlarının aşırı tüketiminden
kaynaklandığını savundular. PCE’nin hâkimiyetindeki ordunun dayattığı yeni
politikalar, özel mülkiyet lehine daha elverişliydi; bu politikalar, bazı mülk
sahiplerini kolektiften topraklarını geri almaya teşvik etti. Bölgesel ölçekte
karşı-devrimci ve muhafazakâr köylüler galip geldi.
Kolektiflerin
dağıtılması, büyük ölçüde, hükümetin 11 Ağustos’ta ilân ettiği Aragón
Konseyi’nin feshiyle eşzamanlı gerçekleşti. Anarşistler ise Komünistlerin,
antifaşist militanları hukuksuz biçimde hapsettiklerini ve üretimi sekteye
uğrattıklarını ileri sürerek karşı-ithamda bulundular. Birçok köyde CNT
militanları hapsedildi yahut kaçmaya mecbur bırakıldı. Ekim 1937’de CNT
Köylüler Sendikası, Aragón’daki 600 militanının hâlâ tutuklu bulunduğunu tahmin
ediyordu. Komünist esinli baskı, ülke çapına yayıldı. Kastilya ve La Mancha’da
Merkez CNT Köylü Federasyonu, kendisini savunabilmek için üyelerinden kayda
değer mali katkılar toplamak zorunda kaldı. Liberteryenlerle Komünistler
arasındaki gerilimler 1938’e kadar sürdü. Baskı, bazı kolektifleri hatırı
sayılır bir süre boyunca lidersiz bıraktı. CNT aktivistlerinin yokluğunun,
statükoyu ve kimi durumlarda üretimi bozduğu söyleniyordu. Bu şaşırtıcı
değildir; zira bir yılı aşkın işletimden sonra, pek çok köylü kolektifle bir
tür modus vivendi (fiilî uzlaşma düzeni) kurmuştu.
Aragón
köylülerinin temel kaygısı, sosyalist yahut liberteryen bir gelecek inşa
etmekten ziyade, kolektifleri kendi amaçları doğrultusunda kullanmaktı. Örneğin
geniş bir ailenin üyeleri, cemaatçi ilkelerine inandıkları için değil,
kolektifin erzak tahsisinden yararlanmak için kolektife katılabiliyordu.
Anarşist ve Komünist itham ve karşı-ithamlarının soğukkanlı bir
değerlendirmesi, her iki tarafın da belirli ölçüde haklı olduğu sonucuna
götürür: birinciler, kolektifleri başlatmak için hukuka aykırı zor kullanmış;
ikinciler ise onları yok etmek için aynı biçimde zor kullanmıştır. Tuhaf olan
şudur ki, bazı CNT ve FAI militanları dahi Komünist eleştirileri tekrar
ettiler. 1937 yazına gelindiğinde Aragón Konseyi, “bireyciler”i üye olarak
kalmaya zorlamanın karşı üretken (counterproductive) olduğunu idrak etmişti. Bu
tarihe kadar, söz konusu bireycilerin birçoğu kolektifleri zaten terk etmişti.
Bu kopuşlar, mülkiyet hakları bakımından çetrefil problemler doğurdu; çünkü
eski kolektivistlerin genel çabaya ne ölçüde toprak ve özellikle emek katkısı
sunduklarını tespit etmek kimi zaman güçtü. Örneğin İspanyol
kolektifleri—Sovyet örnekleri gibi—kolektife “bağışlanmış”, kolektif tarafından
ekilip biçilmiş ve ardından eski sahibi tarafından geri alınmış bir tarlanın
mahsulünün kime ait olacağı sorunuyla yüzleşmek zorunda kaldılar.
Kolektifleştirmenin
üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, bir FAI üyesi,
köylülerin hâlâ “maddeci” ve “medeniyet dışı” kaldığından şikâyet ediyordu.
Anarşistler açısından, bencilce davranan işçileri eğitme “acı verici görevi”
sürmekteydi. Komünistlerin artan nüfuzu ve mülk sahibi köylülerle kurdukları
ittifak, bu bölgede ayakta kalmış az sayıdaki kolektifi de aşındırdı.
Tarihçiler, kendi hesabına çiftçilik yapmak üzere kolektiflerden ayrılmak
isteyen “bireyciler” ile toprağın müşterek biçimde yönetimini savunan
“kolektivistler” arasındaki gerilimlerin altını çizmişlerdir. Bazı kasabalarda
toplumsal tablo öngörülebilirdi: küçük mülk sahipleri bağımsızlık istiyor;
mülksüzler ise kolektifi desteklemeyi tercih ediyordu.
Teruel’deki
Castellote’nin en yoksul köylüleri, Komünist esinli değişikliklerin kolektifi
tahrip ettiğini ve kolektifi, eski mülk sahiplerine mülk iadesine zorladığını
belirterek Aragón valisine itiraz ettiler. Neredeyse tüm köyün mülkiyetine
sahip olan dört-beş tepkisel (reaksiyoner) gıyabî toprak sahibi, köy üzerindeki
denetimi yeniden ele geçirmişti. Bu toprak sahiplerinin ortakçıları (medieros),
ekim yapma üzerindeki münhasır hakkı tekrar kazanmış; böylece “köyün yarısını
mülksüzleştirip onu geçim araçlarından yoksun bırakmışlardı.” Tümü sağcı olan
tüccarlar, ticaret tekellerini yeniden tesis ettiler. İspanya’nın diğer
bölgelerindeki varlıklı çiftçiler, ürünlerini kolektif üzerinden pazarlamaya
mecbur bırakılmalarından ve Tarım Reformu Enstitüsü’nün (IRA) kredilerinden
daha az ölçüde yararlandırılmalarından hoşnut değildi. Öte yandan, Ağustos
1937’de kararlaştırılıp Eylül 1938’e kadar yürürlükte kalan, Cumhuriyet’in
resmî kira ödeme moratoryumu, büyük yahut küçük, hiçbir toprak sahibinin takdir
edebileceği bir uygulama değildi.
KOLEKTİF
BENCİLLİK
Kolektifleştirmeye
ilişkin mücadelelerin birçok köyde tartışmanın merkezî meseleleri teşkil ettiği
kuşkusuzdur; ne var ki bu çatışmalar, başka bir boyutu da görünmez kılmıştır.
Kolektifler, yerel ölçekte örgütlü bir bencillik biçimini beslemiş ve kurumsallaştırmıştır.
Bu yerel dayanışma, Komünistlerin Aragón’a “süpürürcesine” girişinden sonra
dahi hatırı sayılır sayıda köylünün kolektiflere bağlı kalmayı sürdürmesini
açıklamaya yardımcı olur. Valensiya ve Kastilya gibi diğer bölgelerde ise, 1937
ve 1938’de kolektiflerin sayısı artmıştır. Müreffeh kolektifler, daha az
varlıklı olanlara yardım etmeyi sıklıkla reddetmiştir.
Devrimin
erken safhasında bazı tarımsal kolektifler hızla kendi kendine yeterlilik
çizgisine yönelmiştir. Kolektiflerin özerkliği, CNT lideri Horacio Prieto’nun
ifadesiyle, “kalıcı egoizm”e dönüşmüştür. İronik biçimde, sosyalist yahut
liberteryen bir geleceğin parçası olarak görülen kolektifler, çoğu kez daha
eski bir dönemin kendi kendine yeterlilik rejimine geri dönüşü teşvik etmiştir.
Aragón Konseyi’nin iktisat bakanı, Aragón köylerinin giderek artan “otarkik
niteliğinden” şikâyet ediyordu. Bu şikâyetin, bizzat kendisi otarşi tesis
etmeye teşebbüs etmekle itham edilmiş bir konseyin görevlisinden gelmesi
paradoksaldır.
Kolektifler,
ellerindeki araçları paylaşmayı inatla reddederek ağır bir ulaştırma kıtlığını
daha da şiddetlendirmiştir. Örneğin şeker işleme tesislerine sevk edilmesi
gereken pancarlar, nakliye ve kap kıtlığı nedeniyle tarlada bırakılmış ve
nihayetinde hayvan yemi olarak kullanılmıştır. Yerel bağımsızlık ve egoizm,
bilgi derlemeyi de fiilen imkânsız kılmıştır: “Tüm çağrılarımıza rağmen
köylerde hiç kimse, kelimenin tam anlamıyla hiç kimse” istatistikî bilgi
taleplerine cevap vermemiştir. Aragón Konseyi’nin 28 Ocak 1937’de,
bildirilmeyen tüm stoklara el koymakla tehdit etmesine rağmen, bilgi akışı
kayda değer ölçüde düzelmemiştir. Zaman zaman bölgesel hükümet tehdidini fiilen
hayata geçirerek, kooperatiflere veya kolektiflere ait olsa bile, izinsiz
mallara el koymuş ve maliklerine para cezası kesmiştir.
İstatistik
sunmayı reddetme ve malları gizleme pratiği, köylerin ve kolektiflerin borç
ödemekten kaçınmasına imkân vermiştir. Borç ve israfın “en tipik vakası”,
Huesca’daki Angüés köyüydü: bu köy, büyük miktarda gübre için önemli krediler
almış; fakat borçlanarak edindiğinin yalnızca üçte birini kullanmıştır. Kasaba
hem gübreyi hem de taşımacılık imkânlarını müsrifçe heba etmiştir.
Kolektivistler, piyasa fiyatının altında sağlanan sübvansiyonlu ekmek ve diğer
kalemleri büyük miktarlarda israf etmişlerdir. Bireysel kolektivistlerin şahsî
borç birikimlerini ödemeleri dahi çoğu kez zor kullanılarak sağlanabilmiştir.
Köylülerin
gelir ve bilgi sağlamaya yönelik isteksizliği, çeşitli korkulardan
beslenmekteydi. Daha önce görüldüğü üzere, campesinolar, kendi
emeklerinin ürünlerinin ölçüsüz biçimde müsadere edilebileceğini düşünmekteydi.
Kolektifler gibi sendika yerel şubeleri de üretime ilişkin güvenilir
istatistikler sunamıyor—yahut sunmak istemiyordu. İspanyol Cumhuriyetçileri,
Bolşeviklerin öğrenmiş olduğu gibi, “sınıf savaşının öncelikle bilgi için
verilen bir savaş” olduğunu tecrübe ederek kavradılar. Sendika görevlileri ile
kolektivistler arasındaki husumet karşılıklıydı. Köyler—kimi zaman haklı
gerekçelerle—sendika görevlilerinin kendilerini sömüreceğinden korkuyordu.
Merkez
CNT’nin Tarım Şubesi’nin başındaki, Kastilya’daki otlatma düzenini reforme
etmek isteyen bir veteriner, kendinden önceki birçok tarım reformcusuna benzer
biçimde, köylülerin “azami ölçüde cahil”, “alışkanlıklarına saplanmış” ve
“modern tekniklere” dirençli olduğu sonucuna vardı. Liria’daki CNT
kolektivistleri de, kendi köylülerinin “cehalet” ve “egoizm”inden
yakınmaktaydı.
İspanyol
tecrübesi hiçbir surette tekil değildi. İç savaşları sırasında Fransız
Jakobenleri ve Rus Bolşevikleri, kırda merkezkaç kuvvetleri denetim altında
tutma bakımından benzer problemlerle karşılaşmışlardı. Her iki hareket de
yerelciliğe karşı ancak “demir bir merkezîleştirme”nin mücadele edebileceği
sonucuna vardı. Muhtemelen, gözlemcilerin kolektifler hakkında bu denli farklı
değerlendirmelere ulaşmasının nedeni de bu yerelcilik olgusudur: kolektifler
yerel düzeyde üretken görünebilir; fakat bölgesel yahut ulusal ölçekte aynı
derecede üretken olmayabilirler.
ENFLASYON
VE ULAŞTIRMA
Bu
kırsal egoizmi, savaş ekonomisinin bağlamı içine yerleştirmek önemlidir.
Cumhuriyetçi devletin, kolektiflere mali kredi sağlama konusunda ne ciddi bir
arzusu ne de bunu gerçekleştirecek yeterli araçları vardı. En az bunun kadar
mühim olmak üzere, para biriminin değer kaybı, bireyleri etkilediği ölçüde
kolektifleri de etkiliyordu. Savaşın ilk yılında Cumhuriyet pesetası, döviz
piyasalarında yaklaşık değerinin yarısını yitirmişti; ancak dışarıdaki bu
düşüşten daha belirleyici olan, ülke içindeki güven erozyonuydu. Katalonya’da
fiyatlar her ay yüzde 6–7 oranında yükseliyor; gerekli malları temin edebilmek
için çoğu kez takas yöntemine başvurmak zorunlu hâle geliyordu.
Kolektifler,
ürettikleri malları doğrudan takas edebiliyor ve fiilen de ediyorlardı. Takas,
bir yandan resmî olarak tesis edilmiş fiyat düzeyine bağlı kalmalarını
(dolayısıyla hukuku ihlâl etmemelerini) mümkün kılıyor; diğer yandan Cumhuriyet
parasının değer kaybının etkilerinden kaçınmalarını sağlıyordu. Ne var ki
takas, aynı zamanda daha ilkel bir iktisadî düzene doğru bir gerilemeyi de
ifade ediyordu; zira bu düzende yerel olan, ulusal olanın ve hatta bölgesel
olanın önüne geçmekteydi. Üreticiler arasındaki basitleştirilmiş meta değişimi,
para ekonomisinin daha sofistike ve karmaşık işleyişinin yerini aldı. Takasın
yeniden canlanması, “gerçek mala” doğrudan erişimi bulunmayanları—ikincil ve
üçüncül sektör çalışanlarını da içerecek şekilde—sistem dışında bıraktı.
Cumhuriyetçi yahut “kızıl” paranın değer kaybı, kent sakinlerini ve üretici
olmayan kesimleri son derece kırılgan bir konuma sürükledi.
Enflasyon
sorununu ağırlaştıran bir başka unsur olarak, 1937 baharına gelindiğinde
ulaştırma, bazı bölgelerde en kritik darboğaz hâline gelmişti. Rus İç
Savaşı’nda olduğu gibi, ulaşım ağının çökmesi, piyasa krizini—nihayetinde de
siyasal otorite krizini—şiddetlendirdi. Birliklere iaşe sevk etmek güçleşmiş;
özellikle Cumhuriyet bölgesindeki bir milyondan fazla mülteciyi de kapsayan
sivil nüfusu tedarik etmek ise neredeyse imkânsız hâle gelmişti. Siviller,
açlık düzeyleri itibarıyla “içte bir düşman”a dönüşecek ölçüde yoksun
bırakılıyor ve böylelikle “ciddi çatışmalar” üretme potansiyeli taşıyordu.
Kasım 1936’dan sonra başkent konumuna gelen Valensiya’nın birçok sakini aç,
korkulu ve çökkün durumdaydı.
Yıl
sonunda, saatlerce kuyruklarda beklemekten yorulan kadınlar, yüksek fiyatlara
karşı sokak protestolarına giriştiler. Tedarik sorunlarını aşmak için
yetkililer, bir un değirmeninin münhasıran sivil ihtiyaçlara tahsis edilmesini
önerdiler; ancak planı uygulamak için yeterli ulaştırma imkânı bulunup
bulunmadığından kaygı duyuyorlardı. Ancak otomobil kullanımı katı biçimde
kısıtlanır ve “gayriciddî geziler”den kaçınılırsa, kıtlığın hafifletilebileceği
düşünülüyordu. Ulaştırma yetersizliği, 1937 sonbaharı ve kışı boyunca Valensiya
turunçgillerinin ve pirincinin çürümesine yol açtı. Kamyon kıtlığı, Madrid’i
savunan birliklere gönderilmesi tasarlanan gıda sevkiyatlarının terk edilmesine
neden oldu. Aynı yetersizlik, süt ürünleri üretimi için sütün toplanmasını da
güçleştirdi. Sürücüler, daha yüksek ücret talep ederek ve yasa dışı ticari
faaliyetlere girişerek, mevcut durumu kolaylıkla kendi lehlerine
kullanabiliyorlardı.
FİYAT
VE ÜCRET KONTROLLERİ
Fiyat
kontrolleri, iktisadî güçlükleri bizzat hızlandıran bir işlev gördü. Tarımsal
kesim, Cumhuriyet’in siyasal iktisadının kendilerine karşı ayrımcı davrandığını
düşünmekteydi; zira Cumhuriyet, tarımsal mallar için azamî fiyatlar (tavanlar)
tespit ediyor, buna karşılık sanayi mamulleri üzerinde aynı yoğunlukta bir üst
sınır rejimi kurmuyordu. Komünist militanlar, “köylülerin zeytin fiyatı
konusundaki hoşnutsuzluğu”nu kayda geçirdiler. Aragón’daki tarımsal ücretli
emekçiler, düşük ücretlere ilaveten itiraz ediyorlardı. İşçiler—UGT içinden
bazıları ve muhtemelen çok sayıda kadın dâhil—resmî olarak belirlenmiş ücret
skalasına karşı mücadele etmiş; yeni bir mutabakata varılıncaya kadar ya
çalışmayı reddetmiş ya da en azından üretimi yavaşlatmış görünmekteydi.
Komünistler, rahatsız edici bir ikilemle karşı karşıya kaldılar: hükümeti ve
resmî ücret skalasını desteklemek, ücretliler nezdinde popülarite kaybı riskini
üstlenmek demekti. Buna rağmen Komünistler, üretim lehine mevzilenerek “şok
tugayları” (shock brigades) ve “gündelikçi işçilerin üretimini teşvik için
parça başı ücret” çağrısında bulundular.
Bu
meselede PCE’ye, FAI dâhil olmak üzere, Sol’un tüm parti ve sendikalarını
kapsayan Halk Cephesi’nin geri kalanı da katıldı. Bütün siyasal yelpaze, kırda
ekim ve hasat için Stahanovcu işçilerin seferber edilmesini talep ediyordu.
Ücretler denetim altında tutulsa bile, kırsalda emek kıtlığı, kırsal işçilere
kendi gündemlerini dayatma imkânı verdi. Mas de las Matas’ta (nüfus: 2300) ve
daha genel olarak Valderrobres havalisinde (Teruel)—anarşistlerin başlıca
siyasal kuvvet olduğu ve çoğu kez CNT kolektiflerinde çoğunlukları kayda
geçirdiği bir bölgede—köylüler ve emekçiler “ekmek-kavgası” mahiyetindeki
talepleri birinci sıraya koyma konusunda çekingen değillerdi. Kendi emekleri
karşılığında yeterince telafi edilmediklerini düşünüyorlar ve tarlada çalışmaya
isteksiz görünüyorlardı. Köylü üretimini teşvik etmek için CNT’nin Köylüler
Bölgesel Federasyonu, tarımsal malların fiyatlarının yükseltilmesini talep
etti. Bu artışlar olmaksızın—ima edildiği üzere—köylüler üretmeyecekti.
Karaborsacı olmayan köylülerin (en azından bu kesimin) satın alma gücündeki
aşınma, 1937 boyunca Aragón’da sürmüştür. Örneğin yıl sonuna gelindiğinde, bir
kilo yağ değerindeki bir çift sandalet, artık dört kilo yağa tekabül eder hâle
gelmişti.
Herkes—ister
kolektivist olsun ister bireysel mülk sahibi—hükümetin, takasta kârlı biçimde
kullanılabilecek zeytinyağını müsadere edeceğinden ve bunun karşılığında değeri
erimiş kâğıt para ile ödeme yapacağından endişe etmekteydi. Sendika üyeleri,
hükümetin kolektiflerin yağının bedelini (yalnızca gıda değil, aynı zamanda
aydınlatma yakıtı olarak da değer taşıyan bir meta) kâğıt para ile değil, aynî
biçimde ödemesini talep ettiler. “Gerçek mal”a yönelik bu arzu ve ona tekabül
eden takas iktisadı, yalnızca Aragón’a mahsus değildi; savaş boyunca
Alicante’nin kasaba ve köylerinde de görülmekteydi. Savaşın ilk iki yılında, İç
Bölge ile Akdeniz havzasındaki köylüler, mamul malların (tekstil gibi)
fiyatlarında yüzde 600–800’lük bir artışa karşılık, tarımsal ürün fiyatlarının
yalnızca yüzde 30–40 yükselmiş olmasını, kendilerine karşı işleyen bir düzenek
olarak tecrübe etmiş olmalıdır. Kentsel öncelikler kır üzerinde baskın kalmaya
devam etmiş; bunun sonucu olarak hem CNT hem de UGT içinde kırsal ve kentsel
çıkarlar arasında yarılmalar üretmiştir.
“Egoizmler”den
kaçınmak için sendikal köylü örgütleri, şarap fiyatlarının daha yüksek bir
düzeyde sabitlenmesini istiyorlardı. Azamî fiyatın (tasa) epey üzerinde
yeni bir tarifenin zorunlu olduğu ileri sürülüyordu; zira üreticilerin diğer
mahsulleri üretim maliyetinin hayli altında satmak zorunda kaldıkları iddia
edilmekteydi. Örneğin İspanya’daki pirincin altıda birini ürettiğini ileri
süren Sueca’da (Valensiya), UGT’li üreticiler, hükümetin pirinç için tespit
ettiği fiyatların aşırı mütevazı (yetersiz) olduğunu söyleyerek protesto
ettiler.
Kolektifler
meseleyi kendi ellerine alarak karaborsacı konumuna da sürüklenebildiler.
Valensiya’daki Oliva CNT kolektifi, patatesi kilo başına 0,75 pesetadan sattı;
bu fiyat, 0,55 pesetalık tasa’nın kayda değer ölçüde üzerindeydi. Uyanık
davranan yetkililer, kolektifin stokuna el koyarak onu bizzat sattılar. Fiyat
kontrolleri ve müsaderelerin tüketiciyi ne ölçüde koruduğunu kesin olarak
bilmek güçtür; ancak mevzuat ve onun tatbiki, şüphesiz üretimi azaltmıştır.
Piyasaya arz edecek fazlası bulunan kesimler, Cumhuriyet’in siyasal iktisadı
tarafından yabancılaştırılmıştır. Köylülerin deyişiyle “durmadan çalışan
çiftçi” (el labrador que trabaja sin cesar), kârı caydıran ve pirincini,
şarabını yahut hayvanlarını elinden alabilecek bir rejimden kaçınılmaz olarak
hoşnutsuzluk duymaya başlamıştır. Rus ve İspanyol iç savaşları sırasında
köylüler, devletin yahut birliklerin ürünlerine “adil” bir karşılık vermeksizin
el koyabildiği bir dönemde, çok çalışmanın karşı-üretken olduğu sonucuna
vardılar.
Kontroller
ve onlara eşlik eden bürokrasi—örneğin temini güç seyahat evrakı—nispeten
varlıklı köylüleri ve hatta bazı kolektifleri dahi geçimlik (subsistence)
tarıma geri dönmeye teşvik etti. Valensiya’da çiftçiler portakal yetiştirmeyi
bırakarak yalnızca kendi ailelerinin tüketebileceği miktarda ürün ekmeye
başladılar. Her iki bölgede de seyahat edebilmiş az sayıdaki gözlemci—büyük
ölçüde diplomatik personel—Cumhuriyetçi çiftliklerin Milliyetçi bölgedekilere
kıyasla görece ihmal edildiğini rapor etti. Aragón’da Sariñena (Huesca) adlı
bir kasabada, tüccarlar basitçe dükkânlarını kapatıp stoklarıyla yaşamayı
tercih ettiler. Castellón vilayetinde tüccarlar ile lokanta, bar ve kahvehane
işletmecileri, fahiş fiyat uyguladıkları için 1000 peseta para cezasına çarptırıldılar.
Ekonominin
temel araçları, gübreyi ve enerji girdilerini tedarik edememesi; bireyleri ve
grupları piyasa ilişkilerine katılmaktan caydırdı. Mevcut meta hacmindeki
daralma, köylüleri kendi ihtiyaçlarının ötesinde üretmeye pek teşvik etmiyordu.
Aynı zamanda devlet, fiyat kontrollerini tatbikte zorlanıyordu. Metaya erişimi
olan askerler, hem bu metalar üzerinde hem de Cumhuriyet parası üzerinde
spekülasyon yapmaktaydı. İzole otlatma alanlarına konuşlandırılmış bazı
askerler, yerel köylülerle her iki tarafı da tatmin eden düzenlemeler
geliştiriyor ve ülkenin geri kalanının ihtiyaçlarını fiilen unutuyordu.
Barselona’da ise polis ve gıda tedarikine erişimi olanlar, konumlarını şahsî
menfaat için kullanmaya ayartılmaktaydı. Hem sulamalı bahçelere hem de şehir ve
banliyölerdeki pazarlarda yüzü aşkın perakende tezgâha sahip Barselona Tarım
Kolektifi içindeki bazı kişiler, gıdanın yüksek fiyatından yararlanarak yasa
dışı anlaşmalar yapmaktan kâr elde ettiler. Bir üye, kolektifin tarlalarından
istediği sebzeleri müsadere edecek bir carabinero ile kendine özgü özel
bir düzenek kurmuştu. Kolektifin başka üyeleri, polisin “hırsızlık” olarak
gördükleri fiillerini durdurmaya çalıştıklarında, çoğu kez güçsüz kaldılar.
Asayiş güçleri, itirazlara hakaret, aşağılama ve tehditlerle karşılık verdi.
Kolektivistler
de, tasa’yı umursamayan bireysel tüccarlarla gizli satışlara giriştiler.
Fiyat kontrollerine tâbi malların yasa dışı dolaşımı olan “straperlo”ya
karışanlar, ücretleri kesilerek geçici olarak görevden uzaklaştırıldı. Bunların
arasında bir amir, bir şoför ve kadın satış personeli de bulunmaktaydı. Ağustos
ayına gelindiğinde, “şehre yakın tarlalar sürekli saldırıya uğruyor … 40.000
kilogramdan fazla sebze kayboluyor ya da zarar görüyordu. Yoksullar—ve belki
başkaları—eski rejim dönemindeki başak toplama (artık toplama) pratiğini
sürdürdüler. Bu kayıplar yalnızca doğrudan hırsızlıktan değil, aynı zamanda
ürünleri olgunlaşmadan önce (yağmayı önlemek için) toplamak zorunda kalmamızdan
kaynaklanıyor” deniyordu. Olgun bitkilerin çalınması, bir sonraki yılın mahsulü
için tohum elde etmeyi de imkânsız kılıyordu.
Kıtlıklar
yeni sorunlar doğurdu: yem kıtlığı yahut yemin taşınamaması nedeniyle hayvanlar
telef olmaya başladı. Bu maddî güçlükler, giderek büyüyen ve birbirleriyle
rekabet eden bürokrasiler tarafından daha da ağırlaştırıldı: Comité
Regulador de Precios (Fiyat Düzenleme Komitesi), Comisión Nacional de
Abastos (Ulusal Iaşe Komisyonu), Tarım Bakanlığı ve fiyat tespit eden diğer
örgütler. Bu kurumların eylemlerini koordine edememesi “iktisadî bir felâket”
doğurdu. Maksimumların tatbikindeki güçlükleri fark eden Generalitat,
fiyatlamada daha geniş bir esnekliğe izin vermek istiyordu; ancak
Generalitat’ın bu görece liberal çizgisi, ulusal hükümetin politikalarıyla
çatışıyordu.
STOKÇULUK
Fiyat
kontrolleri, stokçuluğu (hoarding) teşvik etmiş ve kıtlık ile yokluk
korkularını körüklemiştir. Stokçuluk (hoarding), aynı zamanda İç Bölge’nin
geleneksel tarımsal yapısını—kapalı, aile temelli üretim düzenini—da
yansıtmaktaydı. Malların gizlenmesi, diğer bölgelerin beslenmesine dönük
çabaları sekteye uğrattı. Yetersiz beyan ve kayıt, özellikle Katalonya menşeli
olanlar başta olmak üzere tüccar ve aracılar tarafından kaçakçılığı ve
karaborsacılığı teşvik etti. Katalan tüccarların, Aragón tarımsal ürünlerini
düşük fiyatlarla satın alıp ardından bunları yurtdışına ihraç ederek muazzam
kârlar elde ettikleri iddia ediliyordu. Katalanlar daha sonra bu dövizi
kullanarak İspanyol mallarını iskonto ile satın alıyorlardı.
Kasım
1936 gibi erken bir tarihte, vurgunculuk endişeleri Aragón Konseyi’nin Tarım
Dairesi’ni, kendi rızası olmaksızın buğdayın ihracını bütünüyle yasaklamaya
sevk etti. Aragón yetkilileri ayrıca et ihracını da yasakladı ve bölgenin kendi
arzını güvence altına almak için tedbirler aldı. Et, siviller için—hatta cephe
hattındaki askerler için bile—kıt hâle geldi. Hayvanların izinsiz ticaretine
girişen labradorlar (labradores: orta sınıf çiftçiler) ve çobanlar
tutuklandı ve para cezasına çarptırıldı.
Niyetleri
ne olursa olsun, et ihracına getirilen yasak, belirli havalilerin iktisadî
düzenini bozdu. Huesca’daki Benabarre’nin seyrek nüfuslu bir bölgesinde,
sakinler geleneksel olarak—özellikle keçi olmak üzere—hayvancılık gelirleriyle
geçinirlerdi. Hayvan sayısı, toprağın taşıma kapasitesini aştığında, hayvanlar
bölge dışındaki alıcılara satılırdı. Üstelik makul arazi idaresi uygulamaları,
yakın zamanda dikilmiş ağaçları korumak için keçi sayısının azaltılmasını da
gerektiriyordu. Buna rağmen satış kısıtlamaları katı biçimde tatbik edildi.
Polis—ya da en azından polis kılığına girmiş kişiler—dokuz keçi satmaya çalışan
bir dul kadın ile oğlunu yakaladı; onlara derhâl 2000 peseta para cezası
ödetti. Talihsiz “kanun ihlâlcileri”nin, sözde “memurlar”ın huzurunda kasa
kutularını açmaları üzerine, bu “memurlar” kutunun en az 2500 pesetaya ulaşan
tüm muhtevasına el koydu.
Katalonya
sınırındaki bazı kasabalarda, Aragón Konseyi’nin bu men’i, tarımsal ürünlerin
mamul mallarla takasına dayanan olağan ticareti de engellemiş görünmektedir.
Eylül 1937’de Aragón Genel Valisi José Ignacio Mantecón, “spekülatörler” ve
“tekelciler”e karşı topyekûn bir mücadele emri verdi. Vali, stokçuların
(hoarders) “dizginlenmemiş egoizmi”nin, normal koşullarda sonbaharda gıdanın
bol olması gereken şehir ve kasabalarda yüksek fiyatlara ve kıtlıklara yol
açtığını ileri sürdü. Valiye göre karaborsacılara, spekülatörlere ve
tekelcilere gösterilen muamele fazla müsamahakârdı; bu kişilerin Cumhuriyet’in
diğer düşmanlarıyla aynı cezalara tâbi kılınmasını talep etti. Buna ilaveten
vali, kolektiflerin iktisadî ve ahlâkî bakımdan şüpheli faaliyetler yürüttüğünden
kuşkulanıyor; kolektiflerin “gıda ticareti” yapmasını yasaklıyordu.
Kolektiflerin stoklarını denetlemek, teftiş etmek ve gerekirse müsadere etmek
belediye makamlarının sorumluluğunda olacaktı.
YAĞMA
Kasabalar,
sahip oldukları malları ve bu mallara ilişkin bilgiyi gizli tutuyorlardı; zira
Cumhuriyet polisinin yahut askerlerin—tıpkı devrimin ilk günlerindeki milisler
gibi—bunlara el koyacağından korkuyorlardı. Bu korku gerçekçi değildi denemez;
zira görüldüğü üzere polis ve askerler, kimi zaman istedikleri şeyi
“keyfî/istismarcı” biçimde alabiliyorlardı. Köylülerin “fahiş fiyat uygulayan”
kimseler olduğuna dair kanaatleri, bu tür davranışları meşrulaştırma eğilimi
taşıyordu. Köylüler ise, birliklere, tavan fiyatın üzerinde diledikleri şeyi
satmaktan ziyadesiyle memnundular.
Kasabalar,
siyasal polisin ajanlarının, “faşist” köylülerden aşırı müsadere yoluyla mal
toplayarak bizzat kendi şahsî çıkarları doğrultusunda hareket ettiklerinden
şüpheleniyorlardı. Polis, çok sayıda sakini tutuklayıp para cezasına
çarptırıyor; bu tutukluların ailelerini besleme ve giydirme yükü ile masrafı,
belediye meclisleri ve kolektiflerin üzerine bırakılıyordu. Aragón Konseyi’nin
polisleri, ulaştırma etrafında kümelenen bir dizi istismarla suçlandı. Silah
tehdidi altında, Antifaşist Milislerin Ebro Kolonu’na ait benzin pompası
görevlisini tanklarını doldurmaya zorlamışlardı. Bir gün içinde yaşanan üç ayrı
“polis şantajı” hadisesi, milisi pompaları korumak üzere bir makineli tüfekçiyi
nöbetçi olarak konuşlandırmaya sevk etti. Polis ayrıca, Aragón kırsalındaki pek
çok yer gibi az sayıda özel otomobile sahip olan, telefon ve telgrafı
bulunmayan Huesca’daki küçük Arén kasabasının hekiminin arabasına da el koydu.
Genel olarak Aragón Konseyi, bazı çevreler nezdinde yolsuzluk ve kayırmacılıkla
anılır bir şöhret kazandı.
Huesca’daki
Tardienta’da, Antifaşist Komite’nin CNT, UGT ve IR (Sol Cumhuriyetçi) üyeleri,
görünüşe göre PSUC mensuplarından müteşekkil bir milis kolonu tarafından
kasabanın bütünüyle tahrip edilip yağmalandığını ileri sürdüler. Anarşist bir
kolektife sahip olan ve Temmuz’da isyancı sivil muhafızların bertaraf
edilmesinde önemli rol oynamış 100 ila 500 CNT üyesini barındıran Tardienta,
milisleri köylü evlerinde misafir etmeyi kabul etmişti. Milisler, köylülerin
mobilya ve aletlerini yemek pişirmek ve ısınmak için yakıt olarak kullandılar.
Kolayca satabilecekleri şeyleri çaldılar; hayvanları yediler; onlarca vagon
buğdayı Katalonya’ya sevk ettiler. Valensiya’daki Riba-roja’da askerler, bir
kolektifin ağaçlarını sebepsiz yere tahrip etmiş; ayrıca kolektife ait
yemişleri, zeytinleri, meyveleri ve sebzeleri tüketmişti.
Haziran
1937’de Savunma Bakanlığı, askerlerin sivilleri yağmalamasından yakındı ve bu
tür fiillerin ağır biçimde cezalandırılacağı uyarısında bulundu. Yağma,
Cumhuriyet parasının değer kaybı ve Halk Ordusu’nun askerlerine maaşlarını
muntazam aralıklarla ödeyememesiyle irtibatlı olabilir. Askerler, yağma yoluyla
ücretlerini “tamamlama” hakkını kazandıklarını düşünmüş olabilirler. Mayıs 1938
ortalarına gelindiğinde, Valensiya’daki Liria havalisinde on ila yirmi kişilik,
iyi silahlanmış küçük firari gruplar, her gün CNT kolektiflerinden ve izole
çiftliklerden yiyecek ve yardım talep ediyordu. Liria kolektifleri ve genel
olarak Valensiya bölgesindeki kolektifler, düzenli ordu birliklerinin, usulüne
uygun yetkilendirme olmaksızın yiyecek ve barınak talep ettiği bir gerilim
tarihine zaten sahipti. Silahlı ve aç firariler, görünürde “faşist” olmasalar
bile, Cumhuriyet bölgesinde düzen açısından ciddi bir meydan okuma teşkil
ediyorlardı. Bu firariler, aynı zamanda, Cumhuriyet’in mülkiyeti güvence altına
alamadığına dair mülk sahipleri arasındaki korkuları da pekiştiriyordu.
Cepheden firarları durdurmak ve çiftlikleri korumak için CNT yetkilileri,
kırsal alanda yoğun devriye faaliyeti tavsiye ettiler.
Bu
bağlam içinde, kolektiflere yönelik saldırılar yeni bir açıdan
değerlendirilebilir. Görüldüğü üzere tarihçiler, Cumhuriyet Ordusu’nun bazı
birliklerince gerçekleştirilen saldırıları çoğu kez siyasal terimlerle
yorumlamışlardır: Komünist birlikler, denildiğine göre, kırdaki devrimi imha
etmek istiyordu. Bu doğru olabilir; ancak bu saldırılar, aynı zamanda
köylü–ordu karşılaşmalarının seküler (uzun dönemli ve süreklilik arz eden)
tarihindeki bir başka bölüm olarak da görülebilir. Bazı askerler gerçekten ikna
olmuş Komünistler iken, diğerleri yalnızca yağmacıydı. Aragón’da Haziran
ayında, silah tehdidiyle kamyonları durduruyor; hem araçlara hem de içindeki
yüklere el koyuyorlardı. CNT Köylüler Sendikası’nın ifadesiyle: “Kolektiflere
karşı işlenen bu taşkınlıklar sona ermelidir. Hükümet, Halk Ordusu
birliklerinin levazım subayının onayı olmaksızın müsadere ettiği ürünler için,
kolektiflere ve bireysel çiftçilere levazım subaylığı yahut başka bir resmî
merci aracılığıyla ödeme yapılmasını sağlayacak gerekli tedbirleri almalıdır.”
CNT’li köylüler açısından mülkiyet haklarının ihlâli, liberteryen militanların
baskı altına alınması kadar skandal bir mahiyet taşıyordu.
İÇ
İŞLEYİŞ
Dış
dünyanın baskıları, iç güçlükleri daha da şiddetlendirdi. Savaş uzadıkça
kolektifler, üyelik bakımından daha seçici davranmaya başladılar. Muhtemelen bu
durum, kolektif başına düşen üye oranındaki gerilemeyi kısmen açıklamaktadır.
1937 ortasından 1938 sonuna kadar kolektiflerin sayısı yüzde 25 artarken,
kolektivistlerin sayısı yüzde 50 azaldı. 1937 yazında kurulan yeni kolektifler,
üretken olmayan üyelerin sayısını sınırlamayı hedefleyen kurallar koydu. Daha
önce katılmamış olan altmış yaş üstündekiler, kolektiflerde çocuksuz dullar ve
ebeveynleri üye olmayan reşit olmayanlar dışlandı. Katılan herkesin en az bir
yıl kalması şart koşuldu ve sendikaya üye olması zorunlu kılındı.
Merkez
bölgenin CNT köylü örgütlerinin bir toplantısında Toledo delegesi, üretken
olmayanlara—yani dullara, yetimlere, bedensel engellilere ve yaşlılara—destek
meselesinin üyeler arasındaki en bölücü ihtilaf noktası olduğunu düşünüyordu.
Merkez CNT Bölgesel Köylü Federasyonu, teşvik (incentives) ile sabit (aile)
ücreti (fixed family wage) arasındaki tercihi tartıştı. Sabit aile ücreti,
birçokları tarafından, devrim öncesi eşitsizliklerin yeniden canlanmasına karşı
bir teminat olarak görülüyordu. 1936 sonbaharında Katalonya ve Levante’nin CNT
bölgesel sendikaları, çocuk sayısına göre baba üzerinden ödenen “aile ücreti”ni
uygulamaya sokmuştu. Graus (Huesca) kolektifi aile ücretiyle başlamış; ancak
1937 sonbaharına gelindiğinde üretime dayalı bir teşvik düzeni ihdas etmeye
mecbur kaldığını düşünmüştü.
Bölgesel
CNT yetkilileri, hem kolektif hem de özel arazilerde “tarımsal üretimin
düştüğünü ve hayvan varlığının hızla tüketildiğini” rapor ediyorlardı. Ciudad
Real’de Valdepeñas’ın doğusundaki bir havalide, “hasadın ortasında, bu
kasabaların tüm servetini denetleyen sendika yerel şubeleri işlerini yapmadı ve
yerel sendika liderleri çalışmaya zorlanmak zorunda kaldı.” İnsan gücü ve
makineler ya hazırlıksızdı ya da yetersizdi. Tarımsal üretimi rasyonelleştirme
arzusunu yansıtan elektrifikasyonu ve mekanizasyonu bulunan bir çiftlik, uygun
biçimde işletilse vilayetin “tahıl ambarı” olabilecekken, terk edildi.
Emekçilerin ve biçerdöverlerin verimliliği, “patronlar dönemi”nde ulaştığı
düzeyin hayli altına düşmüştü: “Neredeyse tüm işçiler, gündelik ücretlerini almaktan
başka hiçbir şeyi umursamıyor. Denetimli ekonomiyi, sanki özel mülkiyetmiş gibi
ele alıyorlar.” Üretimi artırmak için teşvikler ve parça başı ücret (piecework)
önerildi. Bölgesel CNT yetkilileri, ekonomiyi tahrip ettiği söylenen “bazı
yoldaşların egoizmi”ni denetlemek üzere, her sendika ve her kolektife adanmış
bir militan görevlendirilmesini de teklif ettiler.
Parasal
teşvikler ve disiplin etrafındaki bu tartışma ışığında, CNT ile UGT’nin 18 Mart
1938’de imzaladığı ortak programı yeniden değerlendirmek verimlidir.
Gözlemciler bu programı çoğu kez CNT’nin, Komünist ve UGT taleplerine boyun
eğerek aile ücretini sona erdirmeyi kabul ettiği bir “teslimiyet” olarak
yorumlamışlardır. Ne var ki ücretin üretkenliğe bağlanması yönündeki kararın
gerisinde, Konfederasyon’un militan ve lider kadrolarının tabanı motive etme ve
onu daha çok çalışmaya sevk etme arzusu da bulunmaktaydı.
Emek
kıtlığı, üretimi ayrıca sekteye uğratıyordu. İç savaş, modern İspanyol
tarımının tarihinde belki de ilk kez “ellerin” kayda değer ölçüde kıtlaştığı
bir durum yaratmıştı. Birçok erkek orduya alınmıştı; diğerleri ise daha yüksek
ücretler ve şoförlük gibi bazı mesleklerde daha geniş fırsatlar
nedeniyle—üstelik kârlı küçük çaplı ticaret yapma imkânları da
bulunduğundan—kentlere çekiliyordu. Erkek sendikacılara göre kadınlar, ücretli
emek karşısında “öylesine derin önyargılar” taşıyorlardı ki, onları sendikalara
sokmak ve tarlada çalıştırmak için kadın militanların aktif bir kampanya
yürütmesi gerekiyordu. Çalışmaya isteksizliğin gerekçelerinden biri de şu
olabilir: kış yaklaşırken hem kadın hem erkek köylüler giysi ve ayakkabıdan
mahrumdu. 1938 başlarında işgücü kıtlığı daha da şiddetlenince, birçok köyde
kadın varlığı baskın hâle geldi.
Buna
rağmen sendikalar, kadınlara daha düşük ücret ödeyerek ve hatta Berbegal
(Huesca) köyünde bekâr kadınları kolektiften ihraç ederek kadınlara karşı
ayrımcılığı sürdürdüler. Birçok kolektifte kadınların oy hakkı yoktu. Bununla
birlikte en basiretli sendika liderleri, emek kıtlığı döneminde kadın
işbirliğinin mutlak surette zorunlu olduğunu kavrıyorlardı. Sendika liderleri,
kadınlara yönelik meslekî eğitim programlarını ve yeni fırsatları
desteklediler; ancak yeni işlerin “biyolojik” bakımdan uygun olması ve “ırkın
dejenerasyonu”na katkıda bulunmaması gerektiğini de ileri sürdüler. Cinsiyetçi
yaklaşımlarına rağmen, kolektifler kimi zaman kadınları en güçlü savunucuları
olarak buldular: Peñalba’da (Huesca) yerel otoriteler kolektifin sütüne el
koyduğunda kadınlar protesto ettiler. Genç kadınlar ayrıca, kolektifleştirmenin
bazı köylere getirdiği, özellikle cinsellik ve karma eğitim bakımından dinî
tahakkümden görece özgürleşmeyi de tercih edebiliyorlardı. Ebeveynler, birçok
kolektifte çocuk eğitimine ve okuryazarlığa yapılan vurguyu takdir ediyordu.
Lérida
kolektifi, 35.000–40.000 nüfuslu bu kasabada tek kolektif olup, hakkında
nispeten tam sayılabilecek belgelendirme bulunan az sayıdaki tarımsal
kolektiften biridir. 1936 sonbaharında CNT, “faşist”lerden müsadere edilmiş
yahut onlar tarafından terk edilmiş topraklarda bu kolektifin kurulmasının
itici gücüydü. Görünüşe göre Lérida’da CNT taraftarları genellikle UGT
yandaşlarından daha az toprağa sahipti; UGT taraftarları ise kolektiflere
katılmaya görece ilgisizdi. 1936 sonuna kadar kolektif, büyük sürtüşmeler
olmaksızın işlemiş görünmektedir. 1937 baharına gelindiğinde kolektif, 100
aileyi, 400 üyeyi, mısır ve tahılla ekili 300 hektarı ve traktör, kamyon ile
diğer makinelere erişimi kapsıyordu. Üyeler işlerini tatmin edici biçimde
yerine getiriyordu; fakat kısa süre sonra problemler belirdi. Örneğin 1936
Noel’inden önce, on ila on iki yoldaşın beslenme ve giydirilme işlerini
yürütmek zorunda olan bir kadın, aşırı iş yükünden şikâyet etti.
Emek
ihtilafları, kolektifi daha fazla kural koymaya sevk etti. Şu hüküm bunlardan
biriydi: Çalışma saatleri içinde devamsızlık yapan herhangi bir yoldaş, üçüncü
ihlâlde kolektiften ihraç edilecekti. Fedakârlığa yönelik isteksizlik, yerel
düzeyde ustabaşıların (foremen) ihdasını bir zorunluluk hâline getirmiş;
liderliğe de, görevini yerine getirmeyenleri disipline etme yetkisi
verilmiştir. En mühim güçlük, kolektivistlerin ne ölçüde çalışması gerektiği
meselesinde düğümlenmekteydi. Bazıları sınırsız (sonsuz) fedakârlığı savunuyor;
diğerleri ise belirli çalışma saatlerinin tanımlanmasını istiyordu. Ocak
1937’de ikincilerin talep ettiği çalışma saatleri tespit edildiğinde, “hiçbir
gerçek ilgi göstermeyen ve geç gelip erken çıkan” kimseler tarafından bu
düzenleme fiilen umursanmadı. Geç kalma sorunu yıl boyunca sürdü. Hatta,
Foucauldcu bir tarzda, geç kalma olgusu yeni kontrol ve muhasebe (accounting)
usullerini teşvik etti. Bir yoldaşa, personelin tüm giriş-çıkışlarını kaydetme
görevi verildi. Bir üye, “işin ne olduğunu bilmeyen ve çalışmak istemeyenler
için istatistiklere ihtiyacımız var” diye not düşüyordu. Genel kurul, her bir
çiftlikten (finca) “az çok okuyup yazabilen” bir kişiyi görevlendirerek, o çiftliğin
varlıklarını envanterlemesini ve ücretli emekçilerin günlük giriş-çıkışlarını
kayda geçirmesini kararlaştırdı. Haziran 1937’ye gelindiğinde kooperatif
dükkânı sıkı biçimde gözetim altına alınmıştı.
“Çok
çalışanlar” ile “neredeyse hiçbir şey yapmayanlar” arasındaki ayrım, bu ve
benzeri kolektiflerde başlıca tıkanma noktası hâline geldi. Kolektiflerde
çalışma yükümlülüğü ilke olarak evrenseldi; ancak Lérida’da bazı çiftlikler, az
çalışmalarıyla şöhret bulmuştu. 1937 boyunca işçiler erken çıkıyor ve aletleri
yol kenarında terk ediyorlardı. Çalışmaktan kaçınanların tasfiyesi yönündeki
öneriler çoğaldı: “İşlerini yapmadıkları için hepsi ihraç edilmeli.
İstediklerini yapma hakları yok.” Hasta olduklarını söyleyenlere, bunu tıbbî
bir belgeyle ispat etmeleri söylendi. Mayıs sonuna doğru genel kurul, “işini
yapmayan yoldaşları” ve “sarhoş olanları” işten çıkarma (discharge) hakkını
kendisine tanıdı. Bu ikinci gruptan biri Ağustos 1937’de kolektiften dışlandı.
Genel kurul ayrıca, asılsız ithamda bulunanları yasakladı; en az bir vakada
kural ihlâlcisini ihraç etmek zorunda kaldı.
Bazı
üyeler, kolektif dışında çalışan çocuklarının gelirini beyan etmiyordu. Ücretli
emeğin sağladığı nakdi geliri elde etmek istiyorlar; fakat aynı zamanda
kolektif üyeliğinin sağladığı menfaatleri de kaybetmek istemiyorlardı. Bu
gizleme davranışı, gelir beyanı kurallarını ihlâl etti ve ihraçla neticelendi.
Başka kolektifler de dışarıdan gelir beyanı konusunda sıkı kurallar uygulamış;
üyelerin, kolektifin standart ücretinin üzerindeki tüm ücretleri kolektife
devretmesini talep etmiştir. Ağustos 1937’de, beyan edilmemiş ikinci işte
çalışan bazı üyeler dışlandı. Bazı kolektivistler, kolektifin gıdasını
kolektivist olmayan aile üyelerine tahsis ettiler.
Nisan
1937’ye gelindiğinde, vilayet merkezindeki mülteci nüfusunun büyümesini
yansıtan gerilimler, eski ve yeni üyeler arasında belirginleşti. İlk
üyeler—kendilerinin “hakiki kolektivist ruh”u taşıdıklarını, yani “sınıf ayrımı
olmaksızın her şeyin herkes için” olduğunu düşündüklerinden—yeni üyelerin
“kolektifin ne olduğunu anlamadığını” ileri sürdüler. Lérida İş Bulma
Bürosu’nun yönlendirdiği işçilerin “kolektif için çalışma konusunda vicdanlı
olmadıklarından” yakındılar. Haziran’da “kolektifin bir sığınak (sanctuary)
hâline gelmemesi gerektiği” söylendi. Temmuz’a gelindiğinde kolektifin “fazla
insanı” vardı. Buna karşılık yeni üyeler—ki bunlar mültecilerdi—ayrımcılığın
mağduru olduklarını düşünüyorlardı. 1937 yazında kendi gizli toplantılarını
örgütlediklerinde, liderlik saldırgan biçimde tepki verdi: genel kurul,
mültecilerin konuşma ve oy kullanma hakkını kaldırdı ve onların ihraç
edilebilmesine izin verdi.
Gerilimler,
1937 sonbaharına da sarktı. Bazı üyeler bir dilekçe dolaştırdı ve bu dilekçeyi
Generalitat’a göndererek liderliği hırsızlık ve yolsuzlukla suçladı; bu,
kolektivistlerin kendi görevlileri hakkında sıkça dile getirdiği bir şikâyet
tipiydi. Liderlik, ithamları inandırıcı biçimde çürüttü ve CNT’nin yerel
federasyonundan sağlam destek aldı. İdare, muhaliflerden birinin aile geçmişi
nedeniyle de avantaj elde etti: söz konusu kişinin eşi ve kızı, sınırda
“binlerce peseta” ile kaçmaya teşebbüs ederken yakalanmıştı. Dilekçenin
savunucuları kolektiften ihraç edildi.
Tecrübeli
bir militan—kolektivistlerin en faal ve en saygı duyulanlarından
biri—“Çingeneleri ihraç edelim; çok gençler ve çok çocukları var” diye teklif
etti. Çingeneler, elbette, modern “izm”lerin çeşitli aktivistleri tarafından
telkin edilen üretimci yaşam tarzını hiçbir zaman benimsememişti. George
Orwell’in kaydettiği üzere, devrimin zirvesi sırasında dahi Barselona
sokaklarında dilenmeye devam etmişlerdir. Aile ücreti ölçeği dikkate
alındığında, kalabalık aileler kolektif için mali bir yük teşkil ediyordu.
Kolektifin sosyal ve tıbbî hizmetlerinden yoğun biçimde yararlanan büyük
ailelerle, daha az yahut hiç çocuğu olmayanlar arasında çatışma patlak verdi.
Benzer bir problem, yaşlıların ne ölçüde çalışacağı ve topluluğa katkısının ne
olacağı meselesiydi. Genel kurul, çeşitli yaş grupları ve cinsiyetlerin
ihtiyaçlarını dikkate alarak ücreti bu ihtiyaçlara bağlamayı hedefleyen
karmaşık bir ücret skalasını onayladı.
Buna
rağmen toplumsal cinsiyet temelli sürtüşmeler devam etti. Bir kadın yoldaş,
günlük 8 pesetadan daha düşük ücretli emeği reddetti. Kolektifin
çiftliklerinden birinde kadınlar, saman üzerinde uyuma emrine karşı greve
gittiler. Ancak şu da belirtilmelidir ki, şilteler birçok kolektifte kıttı;
bazı durumlarda bir şilte edinebilmek için kadının hamile olması gerekiyordu.
Cinsiyetçi erkek liderler şu sonuca varmışlardı: “Kadın meselesi bütün
kolektiflerde benzerdir. Bunun sebebi egoizm ve fedakârlık ruhunun eksikliğidir.
Ne yazık ki vicdanlı kolektivist kadın yoldaş sayısı azdır. Kadın yoldaşlar,
temizlik ve yıkama gibi bazı işleri yapmak zorundadır.” Süt ürünleri işinde
çalışmayı reddeden bir kadın, ihraçla tehdit edildi. Kadınlara, Ağustos 1937’de
bir pazar günü yapılacak genel kurula katılmamaları hâlinde
cezalandırılacakları bildirildi.
Mayıs
ayına gelindiğinde “siyasal saflık” meselesi gündeme çıktı. Kolektif, CNT–AIT
(Birinci Enternasyonal) çizgisindeydi; fakat yetişkin yaşamı boyunca
Konfederasyon’a mensup kalmış militanları bulmak zordu. Görevlileri seçmek için
bir üye, “geriye değil ileriye bakalım; çünkü geçmişe bakarsak Konfederasyon’a
sadık kalmış sadece dört yoldaş buluruz” diye tavsiyede bulundu.
İşçiler
ile üretim miktarı ve kaliteyi denetleyenler arasındaki ilişki düşmanca bir
mahiyet taşıyordu. İşçiler, sorumluları sürekli aşağılıyor; onlara “burjuva”
yahut “diktatör” diyordu. Bazı işçiler yöneticileri tehdit ediyor; diğerleri
ise, sorumlu delegelerin kendilerini burjuvazinin yaptırdığı kadar ağır
çalıştırdığından şikâyet ediyordu. Yöneticilerin ve delegelerin otoritesi,
bizzat kendi sorumsuz davranışlarıyla da aşındı. Bazıları kasabanın cazibeleri
uğruna işlerini terk etti. Bir diğeri, “gerekli evrakı temin etmek çok zor”
diye kendini gerekçelendirerek evinde benzin ve motor yağı sakladı. Genel
kurul, kendi delegeleri ve yöneticilerinin çalışmalarını denetlemek ve teftiş
etmek üzere tedbirler geçirmek zorunda kaldı.
SONUÇ
Tarihçiler,
kolektiflerin güçlüklerini sıklıkla dışsal kuvvetlere—yani savaşın baskılarına
ve Konfederasyon’un siyasal düşmanlarının saldırılarına—atfetmişlerdir.
Şüphesiz, etkin ve yekpare bir hükümetin desteği olmaksızın kolektiflerin nasıl
müreffeh olabileceğini görmek güçtür. Ne var ki işçilerin bizzat kendi
içlerindeki ayrışmalar, siyasal gerilimleri ve iktisadî yetersizlikleri daha da
ağırlaştırmıştır. Üyelerin pek çoğu—hatta belki de çoğunluğu—önceliği evvela
kendi ihtiyaçlarına vermiş; bundan sonra, kendilerinden ve ailelerinden daha
geniş toplulukların ihtiyaçlarını dikkate almıştır. Bir davaya adanmış
aktivistler, görece bencil bir tabanla yüzleşmek zorunda kalmışlardır.
Köyün
somut gereksinimleri, bölge, Cumhuriyet yahut devrim gibi daha geniş ölçekli
referanslara kıyasla daha fazla dayanışma üretmekteydi. Grup büyüdükçe yahut
dava daha soyut bir nitelik kazandıkça, bağlılık derecesi belirgin biçimde
düşmekteydi. Çarpıcı bir biçimde, İspanyol kolektiflerindeki üretimci
(productivist) militanlar ve yöneticiler, güçlü ve merkezî bir devletin
desteğine rağmen motivasyon ve disiplin sorunları rapor eden Sovyet
muadillerine benzemeye başladılar. SSCB’de olduğu gibi, birçok kolektivist,
“tam anlamıyla üretici” sayılmayan herkese—İspanyol bağlamında kadınlara,
yaşlılara, Çingenelere ve kimi zaman askerlere dahi—karşı güçlü bir güvensizlik
sergilemiştir.
Malları
ve bilgiyi stoklamak, kolektiflerin dayanışma kovanları olmadığını
gösteriyordu. Takas ve karaborsacılık, çok sayıda kent sakini ile Halk
Ordusu’nun önemli bir kısmını açlığa terk eden bir işleyiş doğurmuştur.
Cumhuriyet, hayat memat mücadelesini kazanmak için köylü enerjilerini yeterli
ölçüde seferber edebilecek kapasiteyi ortaya koyamamıştır. Ücret ve fiyat
kontrolleri ile birliklerin disiplinsizliği, tarımsal egoizmleri pekiştirerek
ters tepmiştir. Aşağıdan (from below) toplumsal tarih yaklaşımı, kırsal ile
kentsel arasındaki çatışmanın, Cumhuriyet’in gerilemesi bakımından, İspanya İç
Savaşı tarih yazımının geleneksel odağı olan siyasal ve toplumsal bölünmeler
kadar belirleyici olduğunu göstermektedir.

Yorumlar
Yorum Gönder