Kevin Carson’un Sol-Liberteryen Serbest Piyasa Anlayışı Ne Kadar Tutarlıdır?
Sol-liberteryen gelenek içindeki en önde gelen yazarlardan
biri, Studies in Mutualist Political Economy (2006), Organization
Theory: A Libertarian Perspective (2008) ve The Homebrew Industrial
Revolution: A Low-Overhead Manifesto (2010) adlı eserlerin yazarı Kevin
A. Carson’dır. Carson, ölçek ekonomilerinin büyük ölçüde abartıldığını ve
büyük sanayi örgütlerinin çoğu durumda serbest piyasanın değil, devletin ürünü
olduklarını savunur. Birim maliyetlerde sağlanan tasarruflara rağmen, büyük
ölçekli üretimin önemli bir kısmı, aslında yerel pazarlar için yapılan küçük
ölçekli üretime kıyasla daha pahalıdır; zira küçük ölçekli üretim, büyük
ölçekli üretimin kaçınılmaz olarak katlandığı yüksek dağıtım maliyetlerinden
yoksundur. Buna ek olarak Carson’a göre, üç boyutlu yazıcılar gibi giderek daha
erişilebilir ve daha sofistike hâle gelen üretim araçları sayesinde küçük
ölçekli üretimin ihtiyaçlarımızın giderek daha büyük bir kısmını karşılayabilme
potansiyeli devrimci niteliktedir. Uzun vadede, yaşam standardımızdan ödün
vermeksizin tüketim ihtiyaçlarımızın kayda değer bir bölümünü ev içi üretim ve
yerel takas ağları aracılığıyla karşılayabilir hâle geleceğimiz
öngörülmektedir.
Bu makalenin amacı, Carson’un sol-liberteryen vizyonunu
derinlemesine ortaya koyan The Homebrew Industrial Revolution adlı
eserin temel temalarını ve başlıca iddialarını eleştirel bir gözle analiz
etmektir. Söz konusu eser, hem mevcut iktisadî statükonun mahiyetine ilişkin
Carson’un teşhislerini, hem “gerçek” bir serbest piyasanın nasıl bir yapı arz
edeceğine dair tasavvurunu, hem de bu görüşlerin her birini temellendiren
iktisadî kuramı ayrıntılı biçimde sergilemektedir. Bu çalışmanın, Carson’un
sol-liberteryen vizyonunun ne ölçüde makul ve ikna edici olduğu sorusuna cevap
aramaya katkı sunmasını ve bu vesileyle genel olarak liberteryen düşünce
literatürüne de daha geniş bir katkı sağlamasını umuyorum. Makale şu şekilde
yapılandırılmıştır: Öncelikle The Homebrew Industrial Revolution’ın ana
anlatısı kısaca özetlenecek; ardından eserin tezine yönelttiğim temel
eleştiriler sırasıyla tartışılacaktır.
Carson’un Anlatısının Kısa Bir Özeti
Kevin Carson’un The Homebrew Industrial Revolution: A
Low-Overhead Manifesto adlı eseri, Batı sanayileşmesine ilişkin revizyonist
bir anlatı sunmakta ve bu çerçevede, sanayi öncesi dönemin nitelikli
zanaatkârının, buhar gücüyle çalışan fabrikanın daha yüksek üretken kapasitesi
nedeniyle ev atölyesinden yalnızca geçici olarak uzaklaştırılmış olması
gerektiğini ileri sürmektedir. Kırsalda tarımsal ve zanaatkârlık temelli
üretimden kopularak kentlerde ücretli emek ilişkilerine geçiş, Carson’a göre
tarihsel bakımdan yalnızca kısa süreli bir sapma (aberration) niteliği
taşımaktadır. Devlet müdahalesi olmasaydı, işçilerin buhar gücünden tasarruf
etmek amacıyla fabrikalarda yoğunlaşmasını gereksiz kılan elektrik motorunun
icadı, zanaatkârların yeniden kendi atölyelerine dönmelerine ve mekanize
edilmiş zanaat üretimine yönelmelerine yol açacaktı. Nitekim Carson’un
ifadesiyle, “Amerika Birleşik Devletleri’nde kitlesel üretim sanayisinin
zaferinde devlet merkezi bir rol oynamıştır” (s. 14).
Bu bağlamda devletin en önemli müdahalesi, özellikle
demiryolları başta olmak üzere uzun mesafeli taşımacılığa sağladığı kapsamlı
sübvansiyonlar olmuştur. Bu sübvansiyonlar, doğrudan arazi bağışları,
kamulaştırma yetkisi (eminent domain), devlet tahvillerinin temini ve
demiryollarının yol açtığı mülk zararlarına ilişkin sorumluluğun
sınırlandırılması gibi haksız fiil hukukuna yönelik düzenlemeler şeklinde
tezahür etmiştir. Devlet ayrıca, ulusal karayolu sistemi ve sivil havacılık
altyapısı gibi diğer “merkezileştirici altyapı projelerini” de sübvanse
etmiştir; ancak bunlar esas itibarıyla “fazla sermaye ve üretim çıktısı için
emici havuzlar” (s. 19) olarak işlev görmüştür. Büyük firmalarda kaynak
yoğunlaşmasını artıran diğer önemli müdahaleler arasında genel federal ticaret
hukuku, genel şirketleşme yasaları, sınırlı sorumluluk rejimi ve fikrî mülkiyet
mevzuatı da yer almaktadır.
Carson’a göre, bu kurumsal ve hukuksal önkoşulların
yokluğunda, ne tek ve bütünleşmiş bir ulusal pazarın ne de ona hizmet eden
büyük sanayi şirketlerinin ortaya çıkması mümkündü. Ona göre, “[e]lektrikli
makinelerin devreye girişi büyük olasılıkla kendi doğal seyrini izleyecek ve
kendine özgü potansiyelini gerçekleştirecekti: motor gücüyle çalışan makineler,
yerel pazarlar için küçük ölçekli üretime entegre edilecek ve ulusal ekonomi
‘yüz adet Emilia-Romagna’ gibi gelişecekti” (s. 23).
Ne var ki, bu etkenler yalnızca büyük ölçekli kitlesel
üretimin yükselişini açıklamakta; onun sürdürülmesini tek başına
teminat altına almaya yetmemektedir. Örneğin, belirli demiryolu şirketlerine
sağlanan geniş ölçekli devlet imtiyazlarına ve sektörü kartelleştirme
girişimlerine rağmen, rekabetçi baskılar tarifelerin düşmesine yol açmıştır
(Kolko, 1965). Bu nedenle devlet, piyasa rekabetinden korumak suretiyle
kayırılan büyük şirketleri muhafaza etmek ve aynı zamanda bu şirketlerin
çıktıları için sürekli bir talep yaratmak üzere yeniden müdahalede bulunmak
zorunda kalmıştır. Bu durum, söz konusu şirketlerin serbest bir piyasada varlık
gösteremeyecek ölçüde verimsiz uygulamalara yönelmelerine imkân
tanımıştır. Bu bağlamda İlerlemeci Dönem (Progressive Era), büyük işletmelerin
aşırılıklarını dizginleyen bir hareketten ziyade, esasen büyük sermayenin
devleti kullanarak rekabeti düzenleme ve tröstler tesis etme gündeminin siyasal
ifadesi olmuştur.
Buna ek olarak büyük işletmeler, tüketicileri de “itme
temelli dağıtım, yüksek basınçlı pazarlama, planlı eskitme ve tüketici kredisi”
(s. 44) gibi araçlarla yönetmekte; böylece tüketicilerin kendi ürünlerini
sürekli biçimde satın almalarını güvence altına almaktadır. Devlet ise sanayi
fazlası için başka talep kaynaklarını da bizzat garanti altına almaktadır: dış
pazarları zor yoluyla açarak kitlesel üretilmiş mallar için pazarın hacmini
genişletmekte ve kaynaklara elverişli koşullarla erişim sağlamaktadır. Ayrıca
devlet, “Keynesyen maliye politikası, kapsamlı karayolu ve sivil havacılık
programları, askerî-endüstriyel kompleks, cezaevi-endüstriyel kompleks, dış
yardım vb. yollarla” (s. 53) sanayi çıktısının doğrudan tüketicisi
konumundadır. Baran ve Sweezy’ye (1966) göre, devletin gayri safi yurtiçi
hasıla içindeki artan payı, devletin fazla üretimi tüketmedeki rolünü
ölçmeye yarayan bir vekil gösterge olarak da değerlendirilebilir.
Son olarak devlet, yapay olarak yüksek genel gider (overhead)
yükleri dayatarak ve bölgeleme (imar) mevzuatı, yapı yönetmelikleri, meslek
lisansları, sağlık ve güvenlik kodları ile fikrî mülkiyet yasaları gibi çeşitli
piyasaya giriş engelleri yaratarak, büyük işletmeleri daha küçük
rakiplerinden korumaktadır.
Bununla birlikte Carson’a göre mevcut durum uzun vadede
sürdürülebilir değildir. Onun deyişiyle artık “Babil yıkılmıştır” ve
“tekelci kapitalizmin” günleri sayılıdır. Bu yaklaşan çözülüşün başlıca
nedenleri arasında petrol zirvesi (peak oil) olgusu—ki bu, kitlesel
üretimin zorunlu kıldığı uzun mesafeli taşımacılığı iktisaden karşılanamaz hâle
getirmektedir—, devletin giderek derinleşen mali krizi ve hepsinden
önemlisi, üç boyutlu yazıcılar gibi modüler sermaye mallarına erişimin
maliyetindeki dramatik çöküş yer almaktadır. Üretkenlik artışlarının, mal
ve hizmet tüketimindeki genişleme yerine esas olarak artan boş zaman
biçiminde ortaya çıkmasıyla birlikte, kitlesel eksik istihdam ve kitlesel
işsizlik tehlikesi de kaçınılmaz olarak belirginleşmektedir.
Ne var ki Carson’a göre bu tablo aynı zamanda iyimser bir
imkân ufku da sunmaktadır. Zira bireyler, giderek daha düşük maliyetlerle temin
edebilecekleri sermaye malları sayesinde kendi tüketimleri için üretim
yapabilecek, ayrıca yerel ölçekte takas amacıyla üretime yönelebilecek; böylece
geçimlerini sağlamak için ücretli emek ilişkilerine bağımlı olmak zorunda
kalmayacaklardır. Carson bu beklentisini şu sözlerle ifade etmektedir:
“Umudum—benim umudum—artan eksik istihdam ve işsizlik
düzeylerinin, resmî ekonomi dışında geçim ihtiyaçlarını karşılamanın giderek
kolaylaşmasıyla; enformel sektörde üretilen malların maliyetlerinin çökmesiyle;
ve enformel sektörde üreticiler arasında doğrudan üretim ve karşılıklı değişime
dayalı takas ağlarının, tüketim ihtiyaçlarının giderek daha büyük bir bölümünü
karşılayan temel araçlar hâline gelmesiyle dengeleneceğidir. Toplam üretimin
gittikçe daha büyük bir bölümü, geleneksel ücretli istihdamın kaynağı olmaktan
çıktıkça ve gayrisafi yurtiçi hasıla rakamlarında görünmez hâle geldikçe,
enformel sektör dışında kalan ihtiyaçları karşılamak için çalışılması gereken
saat sayısı da istikrarlı biçimde azalacaktır; nüfusun çoğunluğu için geriye
kalan kısmi zamanlı istihdam düzeyleri ise, reel ve maddi bakımdan olumlu
bir yaşam standardını sürdürmeye yetecek ölçüde olacaktır.” (s. 99)
Carson’un Anlatısına İlişkin Sorunlar
Bu makalenin geri kalan kısmı, The Homebrew Industrial
Revolution eserinde ele alınan ve Amerika Birleşik Devletleri’nde üretim
yapısının tarihsel gelişimine ilişkin başlıca temalar ile gerçekten özgür
piyasaların, günümüzde fiilen var olan özgür olmayan piyasalara kıyasla nasıl
işleyeceği sorusunu irdeleyen tartışmalara ayrılmıştır. Bu bağlamda ele
alınacak temel konular arasında ulaştırma maliyetleri, uzmanlaşma ve
mübadeleden doğan kazançlar, reklam ve pazarlama, planlı eskitme,
girişimcilik ve sermaye teorisi ile “bolluk sorunu” yer
almaktadır.
Taşımacılık Maliyetleri
The Homebrew Industrial Revolution’ın temel
savlarından biri, kitlesel üretimin birim başına maliyetleri düşürmek suretiyle
sağladığı tasarrufların, buna eşlik eden yüksek dağıtım giderleri
tarafından fazlasıyla telafi edildiği, hatta çoğu durumda aşıldığı yönündedir
(s. 15). Buna göre sermaye yoğun ve büyük ölçekli üretim yapıları, yatırılan
sermayeden pozitif bir getiri elde edebilmek için zorunlu olarak geniş
hacimli üretim partilerine dayanmak durumundadır. Ancak bu denli yüksek
miktardaki çıktı, yerel pazarlarda kârlı biçimde absorbe edilebilecek talebin
çok üzerinde olduğundan, söz konusu malların bölgesel, ulusal hatta
uluslararası pazarlara sevk edilmesi kaçınılmaz hâle gelmektedir. Bu durum
ise, başta taşımacılık ve reklam olmak üzere, dağıtım maliyetlerinde
keskin bir artışı beraberinde getirmektedir.
Bununla birlikte Carson’un altını özellikle çizdiği üzere,
firmalar bu maliyetlerin tamamını fiilen kendi bütçeleri üzerinden
karşılamamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde kıtalararası
demiryollarının inşası büyük ölçüde federal hükümet tarafından finanse
edilmiş; aynı şekilde ulusal karayolu ağı ile sivil havacılık sistemi
de kamusal kaynaklarla kurulmuş ve bunların uzun dönemli bakım ve işletme
giderleri yine devlet tarafından üstlenilmiştir. Buna ek olarak devlet,
tarihsel olarak telgraf yoluyla iletişim altyapısını da sağlayarak
kitlesel dağıtımın kurumsal ve teknik zeminini hazırlamıştır. Carson’a göre
üretimin merkezîleşmesi bakımından en kritik unsur, demiryolu şirketlerine
yöneltilen bu kapsamlı sübvansiyonlardır; zira söz konusu destekler, onun
ifadesiyle, “ulusal imalatçıların var olamayacağı ölçüde pahalı olacak bir
pazarı neredeyse tek başına yapay biçimde birleştirmiş ve ucuzlatmıştır” (s.
18).
Bu nedenle Carson, imalat sanayiinde gözlemlenen sözde “içsel
ölçek ekonomilerinin”, ancak uzun mesafeli dağıtıma özgü dışsal ölçek
etkinsizliklerinin şirket refahı mekanizmaları aracılığıyla yapay olarak
bertaraf edilmesi sayesinde ortaya çıkabildiğini ileri sürmektedir. Ona
göre bu tür “ölçek ekonomileri”, yalnızca pahalı ve ürüne özgü makinelerin
birim maliyetlerindeki düşüşün, ona eşlik eden bütün dolaylı maliyetlerin
toplum üzerine dışsallaştırılması sayesinde izole edilmiş biçimde hesaba
katılabildiği olağanüstü bir kurumsal bağlamda mümkündür (s. 15–16).
Carson bu noktada şu yargıya varmaktadır: “Eğer uzun mesafeli taşımacılığın,
yüksek basınçlı pazarlamanın ve benzeri unsurların gerçek maliyetleri, daha
hızlı ve daha uzmanlaşmış makinelerden elde edilen tasarrufları gerçekten aşıyorsa,
o hâlde söz konusu ‘verimlilik’ sahte bir verimliliktir” (s. 16).
Bu ilke düzeyinde isabetli olmakla birlikte, metnin burada
yanıtlaması gereken iki temel ampirik soru açıkta kalmaktadır. Birincisi,
dağıtım maliyetleri gerçekte sermaye yoğun üretimden doğan tasarrufları nicel
olarak gerçekten aşmakta mıdır? İkincisi ise, devletin demiryollarına
sağladığı destek, üretim yapısını büyük ölçekli üretim lehine belirleyici
ölçüde saptıracak kadar güçlü bir etki yaratmış mıdır? Başka bir ifadeyle,
devlet sübvansiyonlarının taşıma fiyatlarını hangi büyüklükte düşürdüğü
sorusu burada kritik bir öneme sahiptir.
Carson, kitlesel üretime dayalı malların dağıtım
maliyetlerinin, küçük ölçekli üretime kıyasla birim başına sağlanan imalat
tasarruflarını aştığını; ayrıca demiryollarının öylesine yoğun biçimde sübvanse
edildiğini ki, büyük üreticilerin mallarını piyasaya küçük ölçekli
üreticilerden daha düşük fiyatlarla arz edebildiğini ileri sürmektedir.
Ne var ki bu iddiayı ikna edici kılabilmek için, küçük ve büyük ölçekli
üretimin imalat maliyetlerine, bu iki üretim biçiminin göreli dağıtım
giderlerine ve ayrıca sübvansiyon almayan demiryolları ile sübvanse
edilen demiryollarının uyguladığı taşıma tarifelerine ilişkin
karşılaştırmalı nicel verilere ihtiyaç vardır. Bu tür veriler aracılığıyla,
sübvansiyonların taşıma maliyetleri üzerindeki etkisinin, kitlesel üretimin
aksi takdirde daha yüksek olacak maliyetlerini gerçekten telafi edecek
büyüklükte olup olmadığı gösterilebilirdi. Ancak Carson, bu merkezi savnın
ampirik temelini oluşturacak herhangi bir istatistiksel kanıt sunmamaktadır.
Bununla birlikte, demiryolu sübvansiyonlarının taşıma
fiyatları üzerinde bu denli büyük bir etki yarattığı yönündeki iddieye
kuşkuyla yaklaşmak için ciddi gerekçeler de mevcuttur. Sübvansiyon almayan özel
şirketler, demiryollarını çok daha düşük maliyetlerle inşa etmiş; ayrıca
sübvansiyon elde edebilmek için aceleyle ve dolaylı güzergâhlar üzerinden hat
döşemek gibi bir teşvike sahip olmadıklarından, daha doğrudan hatlar ve daha
yüksek nitelikli malzemeler kullanarak, Union Pacific ve Central Pacific
örneklerinde olduğu gibi, hatlarının büyük kısmını kısa sürede yeniden inşa
etmek zorunda kalmamışlardır (Folsom, 1987).
Sübvansiyonsuz biçimde inşa edilen Great Northern
demiryolunun sahibi James J. Hill (Martin, 1976), demiryolunun
başarısının, hizmet verdiği nakliyecilerin ve üreticilerin başarısına bağlı
olduğunu açık biçimde kavramış; bu nedenle onlara makul ve ulaşılabilir
taşıma tarifeleri sunabilmek için maliyetleri sistemli biçimde aşağı
çekmiştir. Carson açısından ise, paradoksal biçimde, düşük taşıma ücretleri
olumsuz bir gelişme olarak değerlendirilir. Nitekim Piore ve Sabel’in,
demiryollarının en büyük müşterilerine sağladığı indirimlerin “büyük şirketin
yükselişinde merkezi bir rol oynadığı” yönündeki tespitine atıf yaparak bu
uygulamayı eleştirmektedir (Carson, 2010, s. 18). Buna karşılık Hill, Folsom’un
ifadesiyle, “fiyat kırıcı ve fiyat sabitleme havuzlarını bozan aktör rolüyle
övünmekteydi” (Folsom, 1987, s. 99). Buna karşılık, sübvansiyonlu
demiryollarının sahipleri, kendi gönüllü fiyat sabitleme anlaşmaları
başarısızlığa uğradığında, devlet eliyle zorunlu karteller tesis
edilmesi için yoğun biçimde lobi faaliyetleri yürütmüşlerdir.
Demiryolu sübvansiyonlarının imalat sanayisi üzerinde bu
ölçüde derin bir etki yarattığı iddiasını zayıflatan başka bulgular da
mevcuttur. Ulaştırma iktisatçısı Randal O’Toole’un (2015) dikkat çektiği
üzere, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki toplam 260.000 mil uzunluğundaki
demiryolu ağının 19.000 milinden daha azı sübvansiyonla inşa edilmiştir.
Dahası, Kongre onlarca yıl boyunca demiryolu şirketlerini, sübvansiyonların
telafisi amacıyla Posta İdaresi ve diğer federal kurumlara indirimli
tarifeler uygulamaya zorlamıştır. Sübvansiyonlu hatların büyük bölümü
farklı dönemlerde iflas etmiş; bu da onların inşa edildikten sonraki uzun
yıllar boyunca ulusal ekonomiye kayda değer bir katkı sunmadıklarını
göstermektedir. Nitekim kitlesel üretimin asıl ivme kazandığı bölge, demiryolu
sübvansiyonlarının ya son derece sınırlı olduğu ya da neredeyse hiç bulunmadığı
Kuzeydoğu ve Ortabatı eyaletleri olmuştur.
İktisat tarihçisi Robert Fogel, Railroads and
American Economic Growth: Essays in Econometric History adlı eserinde
(1964), demiryollarının Amerikan ekonomisi üzerindeki etkisinin genel olarak abartıldığını
ileri sürmekte ve taşıma maliyetlerindeki düşüş yoluyla ekonomiye sağladıkları
katkının gayrisafi millî hasılanın yaklaşık yüzde 2’si düzeyinde
kaldığını tahmin etmektedir. Buna ek olarak Thies (2002) tarafından
yürütülen bir ekonometrik çalışmada, anayasalarını değiştirerek hükümetlerinin
demiryolu şirketlerini destekleme yetkisini sınırlandıran eyaletler ile
demiryollarını desteklemek amacıyla borçlanan eyaletler karşılaştırılmış; ilk
gruptaki eyaletlerin demiryolu ağlarını çok daha ileri bir düzeye
taşıdıkları saptanmıştır.
Bu bulgular ışığında, Carson’un iddia ettiği gibi taşıma
sübvansiyonlarının üretim yapısını kökten dönüştürdüğü sonucuna varmak için
elimizde yeterince güçlü ampirik bir temel bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Nihayetinde Carson, demiryolu sübvansiyonlarının üretim yapısını radikal ölçüde
değiştirdiğini kabul edilebilir kılacak düzeyde ikna edici kanıt
sunamamaktadır.
Uzmanlaşma ve Ticaretin Sağladığı Kazanımlar
Carson, taşımacılık sübvansiyonlarının maliyetleri düşürücü
etkisini abartmakla kalmamakta; aynı zamanda ticaretten ve
işbölümünden doğan verimlilik artışlarını da sistematik biçimde küçümsemektedir.
Nitekim kendisi, mekanize edilmiş büyük ölçekli tarımın üstün verimlilik
sağladığı yönündeki yaygın kanaatin, büyük ölçüde kurumsal tarım şirketleri ile
ABD Tarım Bakanlığı tarafından üretilen bir propaganda miti olduğunu
ileri sürmektedir. Carson’a göre, büyük ölçekli üretim her ne kadar üretimin
doğrudan gerçekleştiği noktada, yani tarlada veya fabrikada, emek girdisi
açısından daha verimli görünebilse de; dağıtım, pazarlama ve talep
yaratmaya yönelik maliyetler de hesaba katıldığında, toplam emek açısından
gerçekte daha az verimli olabilir. Kendi ifadesiyle, bir fabrikanın bir
domatesi üretmesi için harcadığı doğrudan emek miktarı, onun bizzat kendi
domatesini yetiştirmesi için harcayacağı emekten daha düşük olabilir; ancak bu
domatesin taşınması, pazarlanması ve satılması için ödenen tüm dolaylı emek
karşılıkları da fiyatın içine eklendiğinde, sonunda kendi domatesini
yetiştirmesi, piyasadan satın almasına kıyasla **daha az toplam emek maliyeti
gerektirebilir. Benzer şekilde Carson, tamamen otomatik bir tekstil
fabrikasında üretilmiş bir giysiyi satın almak için para kazanmak amacıyla
harcanacak toplam emek süresinin, yetkin bir ev terzisinin aynı giysiyi bizzat
dikmesi için harcayacağı toplam emekten daha fazla olmasının da son derece
makul bir ihtimal olduğunu ileri sürmektedir (s. 162).
Domates örneği bağlamında Carson’un ima ettiği sonuç şudur:
Ona göre, kendi emeğinin en üretken kullanım alanı, piyasada ücret
kazanmak değil, doğrudan domates yetiştirmektir. Terzi örneği açısından
bakıldığında ise durum daha da dikkat çekicidir. Zira burada ele alınan kişi,
basit anlamda “ehven bir ev terzisi” değil; dünya çapında nitelikli, couture
düzeyinde üretim yapabilen ve olağanüstü hızda çalışan bir terzidir. Buna
ek olarak, seri üretim giysiler bedenine uygun düşmediği için mağazalardan
uygun kıyafet bulması kendisi açısından zaten yüksek arama maliyetleri
doğurmaktadır; bunu ayrıca kendisinin bizzat “kumaş konusunda fazlasıyla
seçici” olduğunu kabul etmesi de pekiştirmektedir. Başka bir deyişle, Carson’un
savını doğrulamaya son derece elverişli, neredeyse ideal koşullara sahip bir
örnek söz konusudur.
Ne var ki tüm bu son derece avantajlı koşullara rağmen, söz
konusu terzi için bile kendi giysilerini bizzat dikmenin tartışmasız biçimde
daha düşük maliyetli olduğu tek durum, ancak couture düzeyinde, yani
ortalama bir ev terzisinin sahip olmadığı ileri uzmanlık gerektiren el yapımı
giysiler söz konusu olduğunda ortaya çıkmaktadır. Standart nitelikteki
giysiler için ise, yine de piyasadan satın alma seçeneği çoğu durumda hâlâ
rasyonel kalmaktadır.
Bu nedenle Carson’un sunduğu bu örnek, uzmanlaşma ve
işbölümünden doğan verimlilik kazançlarına karşı bir kanıt teşkil etmekten
ziyade, tam tersine, son derece yüksek beceriye sahip bir bireyin dahi,
kendi ürettiği bir malı, farklı niteliklere sahip benzer mallar karşılığında
başkalarıyla değiş tokuş etmek suretiyle kazanç elde edebildiğini
göstermektedir. Başka bir ifadeyle bu örnek, Carson’un iddiasının aksine, ticaretin
ve uzmanlaşmanın sağladığı kazanımların ne kadar dirençli olduğunu dolaylı
biçimde teyit etmektedir.
Carson, kitabı boyunca ticaretten ve uzmanlaşmadan doğan üretkenlik
kazanımlarını örtük biçimde sürekli olarak küçümsemektedir. Nitekim onun
kanaatine göre gerçekten özgür bir piyasada işbölümü hiç de bugünkü kadar
geniş olmayacaktır. Bu tutum, insanların mümkün olan her durumda ücret
karşılığı çalışıp mağazalardan mal satın almak yerine, doğrudan kendi
üretimlerini yapmaları ve bu üretimi yerel ölçekte takas yoluyla değiştirmeleri
gerektiğini savunduğu pasajlarda açıkça görülmektedir (s. 169). Carson
ayrıca, böyle bir üretim ve tüketim düzeninin insanlara daha yüksek bir
yaşam standardı sağlayacağını da ileri sürmektedir.
Bu yaklaşım, Carson’u büyük ölçekli üretimi ve uzun mesafeli
ticareti açıklarken zorunlu olarak devlet müdahalesine başvurmaya
götürmektedir. Zira eğer gerçekten özgür bir piyasa büyük ölçüde enformel
üretime ve yerel takas ilişkilerine dayanacaksa, bugün gözlemlediğimiz
ölçekte bir işbölümünün ve uzmanlaşmanın ancak devletin yapay müdahaleleri
sayesinde ortaya çıkmış olması gerekir. Başka bir ifadeyle Carson’a göre,
günümüzde işbölümünün ulaştığı düzey, piyasanın doğal işleyişinin değil, esasen
devletin distorsiyonlarının ürünüdür.
Ne var ki Carson, uzmanlaşma ve işbölümünün yalnızca emek
tasarrufu değil, aynı zamanda sermaye tasarrufu da sağladığı temel
gerçeğini büyük ölçüde göz ardı etmektedir. Oysa uzmanlaşma sayesinde aynı
üretim çıktısı, daha az makine, daha az teçhizat ve daha düşük sabit sermaye
kullanılarak elde edilebilir. Bu nedenle teorik olarak beklenmesi gereken
şudur: Devlet müdahalelerinden arındırılmış bir piyasa, bugün fiilen var
olan özgür olmayan piyasalara kıyasla, işbölümünü ve uzmanlaşmayı daraltmak
yerine daha da derinleştirmeye eğilimli olacaktır.
Buna ek olarak Carson’un analizinde dikkat çekici bir tek
taraflılık da göze çarpmaktadır. Kendisi, devletin ticareti ve piyasadan
mal satın almayı, ev içinde üretime kıyasla yapay biçimde ucuzlattığını
ileri sürdüğü müdahaleler üzerinde uzun uzadıya durmakta; buna karşılık ticareti
daha pahalı hâle getiren devlet uygulamalarına neredeyse hiç
değinmemektedir. Oysa gelir, yatırım ve ticaret üzerindeki yüksek vergi
oranları, yalnızca uzun mesafeli ticareti değil, genel olarak her tür
ticareti caydırıcı yönde etkileme bakımından, taşımacılık
sübvansiyonlarının teşvik edici etkisinden çok daha güçlü sonuçlar
doğurabilir. Bu boyutun sistematik biçimde ihmal edilmesi, Carson’un
ticaret ve uzmanlaşma karşıtı varsayımlarının eksik ve tek yönlü bir
kurumsal çerçeveye oturtulduğunu düşündürmektedir.
Yüksek Baskılı Pazarlama
Carson, kitlesel üretim sanayisinin tüketiciyi “itme
temelli dağıtım - Ürünün, tüketicinin talebinden bağımsız olarak üretici
tarafından kanallar aracılığıyla piyasaya “itilmesi”-, yüksek baskılı
pazarlama, planlı eskitme ve tüketici kredisi yoluyla yönettiğini” ileri
sürmektedir (s. 44). Dikkat çekici olan nokta şudur ki, Carson reklam ve
markalaşma konusunda oldukça klasik, hatta konvansiyonel bir neoklasik bakış
açısını benimsemektedir: Ona göre reklam ve markalaşma rekabetin değil,
tekelci yapının özellikleridir. Carson bu görüşünü şu sözlerle ifade eder:
“Reklam, ambalaj, marka farklılaştırması vb. maliyetlerin tümü, üretimin talep
tarafından yönlendirilmesi yerine ondan koparılmış olması nedeniyle ortaya
çıkan satış direncini aşmaya yönelik maliyetlerdir” (s. 48).
Tam bilgiye sahip olunan varsayımsal bir dünyada bu tür bir
niteleme belli ölçüde anlamlı olabilir. Ancak gerçek dünyada bireyler tam
bilgiye sahip değildir ve reklam ile markalaşma önemli ölçüde bilgi
içeriği taşır. Carson’un bakış açısında, özgür bir piyasada faaliyet
gösteren işletme sahibi açısından adeta şu ilke geçerlidir: “Sen üret,
müşteriler kendiliğinden gelir.” Bu çerçevede pazarlama, Carson’un tahayyül
ettiği serbestleştirilmiş piyasada büyük ölçüde önemsiz bir faaliyet
hâline gelmektedir. Nitekim kendisi şöyle demektedir: “Düşük genel giderlere
sahip olup tüketici talebine doğrudan yanıt vererek üretim yapabilenler için
pazarlama nispeten ucuzdur. İnsanlara ürünlerini satın almaları için muazzam
çabalar harcamak yerine, kendilerine gelen siparişleri karşılamaları
yeterlidir” (s. 48).
Ne var ki bu yaklaşım, tüketicilerin söz konusu üreticinin
varlığından ve rakiplerine kıyasla uyguladığı fiyatlardan zaten haberdar
oldukları varsayımına dayanmaktadır. Peki ya piyasaya daha da düşük
maliyetle üretim yapan yeni bir rakip girdiğinde ne olacaktır? Siparişlerin
kendiliğinden akmaya devam edeceği garanti edilebilir mi? Bu durumda
tüketicilerin, piyasadaki değişimler hakkında bilgi edinmek için bizzat
zaman ve emek harcamaları gerekir. Oysa reklam, üreticilerin bu bilgiyi
tüketicilere doğrudan iletmesini sağlayarak, tüketicilerin bilgi edinme
maliyetlerini düşürür (Ekelund & Saurman, 1988). Dahası, reklama
getirilen yasakların tüketici fiyatlarını yukarı çektiğine dair ampirik
bulgular da mevcuttur (Benham, 1972). Bu nedenle reklam, rekabetin yokluğuna
işaret eden bir unsur değil, tersine rekabetin işleyişinin yapısal bir
parçası olarak görülmelidir.
Buna ek olarak Carson, tüketici tercihlerini sanki bireylerin
doğuştan sahip olduğu, değişmez ve kendiliğinden oluşan verili eğilimler
gibi değerlendirmektedir. Bu bakış açısı, reklamın bireyleri yeni tatmin
imkânlarının farkına vardırmak yerine, onları gereksiz ve “önemsiz” malları
satın almaya yönelik yapay bir aciliyet duygusuna sürüklediği
varsayımına dayanmaktadır. Bu düşünce çizgisini ilk sistematik biçimde ifade
edenlerden biri John Kenneth Galbraith olmuştur. Galbraith, “bağımlılık
etkisi” adını verdiği bu yaklaşımı şu şekilde formüle eder: Eğer bireyin
arzuları gerçekten acil ise, bu arzuların kökeni bizzat bireyin kendisi olmak
zorundadır; başkaları tarafından onun için üretilmiş olamazlar. Dolayısıyla,
eğer üretim süreci arzuları da üretiyorsa, üretimi “var olan ihtiyaçları tatmin
eden bir faaliyet” olarak savunmak tutarsız hâle gelir. Galbraith’e göre modern
reklamcılık ve satış kurumları, üretim ile arzular arasındaki bu doğrudan bağı
kurarak yapay ihtiyaçlar yaratır; bu nedenle reklam özünde bir israf ve
“gerçek ihtiyaçları karşılayan üretimden bir sapma” olarak
değerlendirilmelidir (Galbraith, 1958).
Ancak Hayek, bu akıl yürütmenin mantıksal açıdan
geçerli olmadığını göstermiştir. Hayek’e göre bir isteğin belirli bir kültürel
bağlam içinde oluşmuş olması, onun önemsiz veya değersiz olduğu anlamına
gelmez. Eğer bu mantık kabul edilecek olsaydı, edebiyat, tiyatro, resim ya da
müzik gibi tüm kültürel ürünlerin de önemsiz sayılması gerekirdi. Oysa
açık olan şudur: İnsanların yaşamı, ancak kendilerine önce sunulmuş oldukları
için varlığından haberdar olabildikleri sayısız tüketim malı sayesinde fiilen daha
iyi hâle gelmektedir.
Bu noktada Rothbard da benzer bir eleştiri getirir.
Ona göre Galbraithçi iş dünyası ve pazarlama anlayışı iktisadî bakımdan
neredeyse hiçbir anlam ifade etmemektedir. İşletmeler, tüketiciler için
yeni ve yapay arzular icat etmeye çalışmak gibi pahalı, belirsiz ve özünde
gereksiz bir faaliyete yönelmektense, çok daha büyük ölçüde zaten var olan
ya da ürün mevcut olduğunda ortaya çıkacağı kuvvetle muhtemel olan arzuları
tatmin etmeye odaklanırlar. Rothbard’a göre reklamın temel işlevi iki
yönlüdür:
(a) Tüketicilere ürünün artık mevcut olduğunu ve ne işe yaradığını haber
vermek,
(b) Söz konusu ürünün, tüketicilerin hâlihazırdaki ihtiyaçlarını tatmin
edeceğine onları ikna etmeye çalışmak (Rothbard, 1962, s. 979–980).
Sonuç olarak, reklam ve pazarlamayı gereksiz, saptırıcı veya
yapay ihtiyaç yaratan bir faaliyet olarak gören bu eleştiri hattı, Carson’un
yaklaşımı için de aynı ölçüde geçerlidir. Zira Carson, “kitlesel üretim
sanayisini” çıktısının tüketimini garanti altına almaya çalışan bir yapı olarak
tasvir ederken, aynı zamanda bu sanayinin yine de önceden arzusu olmayan
malları üretip ardından bu mallar için talep yaratmak zorunda kaldığını
ileri sürmektedir. Bu iki iddia bir arada düşünüldüğünde, Carson’un reklam ve
pazarlamaya ilişkin analizinde ciddi bir kuramsal gerilim bulunduğu
açıkça ortaya çıkmaktadır.
Benzer biçimde Carson, markalaşmayı, üreticilerin
tüketicileri gerçekte aynı nitelikte olan ürünler için gereksiz yere çok
daha yüksek fiyatlar ödemeye ikna edebilmelerini sağlayan yapay bir araç
olarak görmektedir. Nitekim ona göre üreticiler, markalama sayesinde
tüketicilere “daha önce dökme olarak satın aldıkları un, şeker ve benzeri
ürünler için yaklaşık dört katı fiyat ödetebilmektedirler” (s. 47).
Ancak burada şu soru kendiliğinden ortaya çıkmaktadır: Eğer Carson’un yukarıda
ima ettiği gibi tüketiciler iyi bilgilendirilmiş bireylerse (ve
dolayısıyla markalı gıda ürünlerinin dökme halde satılan muadilleriyle aynı
kalitede olduğunu biliyorlarsa), neden yalnızca marka adı nedeniyle bu
kadar yüksek bir bedel ödemeyi tercih etsinler?
Carson bu itirazın farkındadır ve şu açıklamayı getirir:
Sağcı liberteryenlerin, özellikle de Murray Rothbard’ın, kitlesel
reklamcılığa yöneltilen eleştirilere karşı sıklıkla şu savunmayı yaptığını
ifade eder: Bu eleştiriler, izleyicinin yani tüketicinin, neyi kabul edip
neyi reddedeceğine ahlaki bir özne olarak aktif biçimde karar verme yetisini
küçümsemekte ve ayrıca bilginin edinilmesinin maliyetli bir faaliyet
olduğu gerçeğini göz ardı etmektedir. Buna ek olarak, “rasyonel cehalet”
diye bir olgunun da var olduğu kabul edilmelidir. Carson burada ilginç bir
gözlemde bulunur: Rothbard’ın birçok takipçisi, örneğin Mises.org ve
LewRockwell.com çevrelerinde yer alan yazarlar, devlet okullarındaki ve
devletle bağlantılı medyadaki istatist propagandanın toplum üzerinde
birikimli ve geç etkili (“sleepereffect”) bir tesir yarattığını tereddütsüz
biçimde kabul etmektedir. Onlar, bu durumda propagandanın hem hacminin hem
de içeriğinin yapay biçimde belirli bir mesaj doğrultusunda yönlendirildiğini
ve bu yüzden bireylerin söz konusu propagandaya karşı kendilerini
savunmalarının maliyetinin yapay olarak yükseltildiğini ileri sürerler.
Carson ise şu noktayı vurgular: Kitlesel reklamcılık söz konusu olduğunda da
durum esasen aynıdır (s. 45).
Bunu biraz daha açık ifade edersek, eleştirmen şu anlama
gelecek biçimde ironik bir tespitte bulunur: Eğer Rothbard, devlet propagandası
karşısında insanların büyük ölçüde pasif ve yönlendirilebilir
davrandığını kabul ediyorsa, Carson’un da reklam karşısında insanların benzer
biçimde yönlendirilebildiğini ileri sürmesi şaşırtıcı değildir. Ancak bu iki
durumu—yani bireyin ahlaki ve bilinçli bir özne olduğu görüşü ile devlet
propagandasının yarattığı görünür “uyandırma etkisini”—bir arada tutarlı
biçimde açıklayabilecek başka bir yaklaşım da mümkündür.
Nitekim Carson’un kendisinin de kabul ettiği gibi, bilgi
edinmenin bir maliyeti vardır ve bu nedenle insanlar çoğu durumda rasyonel
cehaleti tercih ederler. Bunun anlamı şudur: Eğer bir bilgi parçasını
edinmenin maliyeti, o bilgiden elde edilmesi beklenen faydadan daha yüksekse, o
bilgiden bilinçli olarak uzak durmak rasyonel bir tercihtir. Ancak
burada kritik ayrım şudur: Tüketim mallarına ilişkin bilginin, bireye sağladığı
doğrudan fayda, devlet politikalarına ilişkin bilginin sağladığı faydadan
genellikle çok daha yüksektir. Çünkü bireyler, piyasada ne satın alıp ne
satın almayacakları konusunda yüksek bir özerkliğe sahiptir; buna
karşılık devletin alacağı siyasal kararlar üzerinde bireysel etkileri son
derece sınırlıdır. Örneğin, bir kişi mutfak robotu satın almayı
düşünüyorsa, farklı modellerin özellikleri ve fiyatları hakkında bilgi sahibi
olması doğrudan ve somut bir fayda sağlar. Buna karşılık, herhangi bir
yasa tasarısı hakkında ne kadar çok bilgiye sahip olursa olsun, bu bilginin söz
konusu yasanın kabul edilip edilmeyeceği üzerinde hissedilir bir etkisi
olması son derece düşük bir ihtimaldir. Bu nedenle, çok sayıda insanın
siyasal bilgi edinmek için özel bir çaba göstermemesi, şaşırtıcı değildir.
Devlet propagandasını, işletmelerin reklam faaliyetlerinden
esaslı biçimde ayıran bir başka temel fark daha vardır: Devlet, sunduğu
hizmetler alanında güçlü ve kökleşmiş bir tekele sahiptir. Rekabetçi
firmaların aksine, hizmetlerinin neden daha iyi olduğunu ikna edici biçimde
göstermek veya vatandaşlara alternatiflerin gerçekten mevcut olduğunu
hatırlatmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Siyasi partiler arasındaki rekabetin
dahi, çoğu zaman iddia edildiği kadar derin olmadığı görülür; nitekim Amerika
Birleşik Devletleri’ndeki iki büyük parti de, büyük ölçüde mevcut düzenin
korunmasında veya devlet gücünün daha da genişletilmesinde ortak çıkarlara
sahiptir. Buna ek olarak devlet, kâr maksimizasyonu güden bir kurum
olmadığı ve vergi toplama yetkisine sahip olduğu için, propaganda
faaliyetlerini, hiçbir özel işletmenin erişemeyeceği ölçüde geniş ve sürekli
bir biçimde yürütebilmektedir.
Bununla birlikte asıl soru hâlâ ortada durmaktadır: Tüketiciler,
markalı gıda ürünleri daha pahalı olduğu hâlde, neden onları tercih etmektedir?
Bu sorunun önemli bir bölümüne verilecek yanıt şudur: Carson, markalı
ürünlerin, tüketicilere dökme ya da jenerik ürünlere kıyasla hiçbir ek fayda
sağlamadığını varsaymakta hatalıdır. Oysa Desrochers ve Shimizu’nun (2012)
da belirttiği gibi, kitlesel olarak üretilen mallar için markaların
geliştirilmesi sayesinde tüketiciler, aksi hâlde çok sayıda tedarikçinin
güvenilirliğini tek tek sınamak için harcamak zorunda kalacakları zaman ve
çabadan tasarruf edebilmişlerdir (s. 46). Lüks ürünlerde marka itibarının
kökenleri ise en azından Antik Çağ’a kadar uzanmaktadır. Dahası, 1911 tarihli Encyclopaedia
Britannica’nın “tağşiş” maddesini kaleme alan yazarın da belirttiği gibi, ürünlerin
bozulması ve hileli biçimde karıştırılması ticaretin kendisi kadar eskidir
(s. 47).
Bu bağlamda marka ve itibar, tüketiciye ürünün
kalitesi hakkında hayati bilgi sağlayan bir sinyal işlevi görür; bu
sayede alıcılar, tağşiş ve benzeri kalite sorunlarından korunabilirler.
Tüketicilerin markalı ürünler için daha yüksek bedel ödemeye razı olmalarının
önemli nedenlerinden biri de tam olarak budur. Eğer gerçekten jenerik bir ürün
ile marka ürünü arasında algılanan kalite bakımından hiçbir fark yoksa,
fakat ortada ciddi bir fiyat farkı bulunuyorsa, bu durum piyasada önemli bir kâr
fırsatı doğurur: Bu farkın gerçekte anlamsız olduğunu tüketicilere duyurmak.
İronik biçimde, bunun yolu yine reklamdan geçmektedir.
Planlı Eskitme
Carson’a göre kitlesel üretim sanayisinin tüketiciyi denetim
altında tutmak için başvurduğu bir başka temel araç da planlı eskitmedir.
Planlı eskitme, üreticilerin aslında daha yüksek kaliteli mallar üretebilecek
durumdayken, bilinçli olarak daha düşük nitelikli ve daha çabuk yıpranan
ürünler tasarlamaları sürecini ifade eder. Buradaki amaç, ürünlerin kısa
sürede işlevini yitirmesi, hızla eskimesi ve böylece tüketicinin sürekli
olarak yeniden satın almaya zorlanması, yani talebin yapay biçimde canlı
tutulmasıdır.
Ancak burada şu temel soru ortaya çıkmaktadır: Gerçek
anlamda tekelin bulunmadığı bir ortamda bu tür bir strateji nasıl kalıcı
olabilir? Carson bu soruya şöyle cevap verir: “Özgür bir piyasada elbette
sağlam ve kaliteli mal üreten firmalar rekabet üstünlüğü elde ederdi. Ancak
bizim özgür olmayan piyasamızda, devletin verimsizliğe yönelik sübvansiyonları,
maliyetleri şişiren uygulamalar, ‘fikrî mülkiyet’ yasaları ve rekabeti
sınırlayan diğer düzenlemeler, firmaları düşük kaliteli ürün sunmanın
doğuracağı tam rekabetçi dezavantajdan yalıtmaktadır” (s. 26).
Gerçekten de kayırılan firmaların, düşük kaliteli mal
sunmanın doğuracağı tam rekabet baskısından kısmen korunabildiği
doğrudur. Özellikle fiyat düşüşü gibi telafi edici unsurlar taşımayan zayıf
nitelikli ürünler söz konusu olduğunda, bu koruma açıkça görülebilir. Ancak
buradan şu sonuç gerçekten çıkıyor mu: Bu firmalar, hiçbir ciddi sonuçla
karşılaşmaksızın sürekli olarak düşük kaliteli ürünler sunabilirler mi? Bu
iddia dikkate alındığında önemli bir karşı örnek ortaya çıkmaktadır.
Carson, General Motors’ta görev yapan bir tasarımcının şu
sözünü alıntılar: “Benim işim eskimeyi hızlandırmak. Bunu iki yıla indirdim;
bir yıla indirebilirsem mükemmel bir skor elde etmiş olurum” (s. 46). Ne var
ki, sahip olduğu bütün ayrıcalıklara rağmen General Motors, nihayetinde iflas
etmiş ve devlet tarafından kurtarılmıştır. Ayrıca diğer otomobil
üreticilerinin rekabeti, şirketi daha iyi otomobiller üretmeye zorlamış; aksi
takdirde yeni devlet kurtarma paketlerine muhtaç kalacağı açıkça ortaya
çıkmıştır. Bu örnek şunu göstermektedir: Planlı eskitme, mevcut korporatist
ekonomi koşullarında bile uzun vadede kazanım sağlayan bir strateji değildir.
Carson ayrıca, “tüketici egemenliği”nin—yani neyin
üretileceğinin tüketici talebi tarafından belirlendiği düzenin—yerini,
“oligopolcü şirketlerin önce neyin üretileceğine karar verdiği, ardından da
tüketici davranışını yöneterek bu ürünleri piyasada elden çıkardığı” yeni bir
düzene bıraktığını ileri sürmektedir (s. 27). Ancak burada şu kritik soru cevap
beklemektedir: Üreticilerin gerçekten ne ölçüde egemenliği vardır?
Birçok durumda üreticiler daha düşük kaliteli ürünler
sundukları için değil, tam tersine tüketiciler bunu tercih ettikleri için
bu tür ürünler üretmektedirler. Örneğin, yirmi yıl önce üretilen tipik bir
fırın, bugün üretilen tipik bir fırına kıyasla gerçekten daha yüksek kaliteli
olabilir. Ancak bugünkü fırınlar aynı zamanda çok daha ucuzdur ve farklı
bir kullanım amacına hizmet etmektedir. Yirmi yıl önce ev fırınları çok
daha sık kullanılırken, bugün birçok hane fırını oldukça seyrek kullanmaktadır.
Eğer bir kişi bir fırın satın alacak fakat onu nadiren kullanacaksa, bu durumda
daha ucuz ve daha düşük kaliteli bir fırın satın almak rasyonel bir tercih
olabilir.
Aynı mantık pek çok başka tüketim malı için de geçerlidir.
İnsanlar, daha çabuk yıpranacağını bilerek daha ucuz giysiler satın
alabilir; hatta en üst düzey makinelerin bile kısa sürede teknolojik olarak
eskimesi muhtemel olduğu için, alt segment bilgisayar donanımlarını tercih
edebilirler. Bu tür durumlarda, bir malın fiilî kullanım ömrünü belirleyen
taraf üretici değil, tüketicinin bizzat kendisidir. Tüketici bunu,
piyasadaki tercihleriyle açıkça ortaya koyar. Dolayısıyla, tüketicinin
istemediği hâlde daha düşük kaliteli ürünleri satın almaya zorlandığı iddiası,
çoğu durumda piyasa davranışlarıyla örtüşmemektedir.
Girişimcinin ve Sermayenin Rolü
Carson’un kuramındaki en önemli boşluklardan biri, girişimciye
neredeyse hiçbir asli rol tanımamasıdır. Yukarıda da görüldüğü üzere, onun
pazarlamaya ilişkin görüşleri, serbestleştirilmiş bir piyasada tüketici
zevklerinin ve tercihlerinin üreticiler tarafından büyük ölçüde önceden
verilmiş ve bilinir olacağını varsaymaktadır. Bu varsayıma göre üreticiler,
yalnızca tüketicilerin zaten talep ettiği malları üretmekle yetineceklerdir.
Eğer üreticiler reklam yoluyla kendi ürünlerine yönelik talebi artırmaya
çalışırlarsa, bu kez maliyetleri rakiplerine kıyasla yükselecek; dolayısıyla rekabet
edemeyecek kadar pahalı ürünler sunmak zorunda kalacaklardır. Tercihlerin
verili olduğu böyle bir dünyada girişimsel öngörüye duyulan ihtiyaç azalıyor
gibi görünebilir; ancak birazdan da görüleceği üzere, bu durum girişimsel
öngörünün tamamen gereksiz hâle geldiği anlamına gelmez.
Carson’un anlatısında üretim iki karşıt yöntem altında tasnif
edilmektedir. Birincisi, “yalnızca siparişe yanıt olarak üretim yaparak stok
maliyetlerini en aza indiren talep-çekişli üretim”; ikincisi ise, “üretim
gerçekleşmeden önce pazarı güvence altına almayı esas alan kitlesel üretim ve
buna bağlı itme temelli dağıtım”dır (s. 37). Bu ikili tasnif, üretim
sürecine içkin olan zaman unsurunu büyük ölçüde devre dışı bırakmakta ve
bu yolla girişimcinin öngörü ve muhakeme ihtiyacını da asgarî düzeye
indirmektedir.
Buna ek olarak Carson, sermaye oluşumu sorununu da
neredeyse hiç ele almamaktadır. Oysa sermaye birikimi, ister “düşük genel
giderli” üretim söz konusu olsun ister olmasın, her hâlükârda tasarruf,
zaman ve isabetli girişimsel tahminler gerektirir. Talep-çekişli üretim
yönteminde bile, girişimcinin en başta sermaye mallarına yatırım yapacak
öngörüye sahip olması zorunludur. Zira devlet garantileriyle korunmadığı
sürece, sermaye mallarına yapılan hiçbir yatırım risksiz değildir ve
kârlılık her zaman belirsizlik altındadır.
Bu noktada Carson, düşük maliyetli ve düşük riskli sermaye
yatırımı ile hem pahalı hem riskli (dolayısıyla devlet müdahalesi
olmaksızın ayakta kalamayacak) sermaye yatırımı arasında sahte bir
ikilik kurmaktadır. Oysa gerçekte, her iki durumda da girişimciler belirsizlikle
karşı karşıyadır ve başarı, kaçınılmaz olarak yetkin muhakeme, doğru
zamanlama ve isabetli karar alma becerilerine bağlıdır.
Ayrıca, bir malı müşterilere bugün ve hemen sunabilmenin,
onu sipariş alındıktan sonra üretme sürecine kıyasla başlı başına bir rekabet
avantajı oluşturduğu da göz ardı edilmektedir. Sözde talep-çekişli üretim,
örneğin hamburger satışı gibi malların perakende aşamasında sınırlı
ölçüde anlamlı olabilir (ki burada bile kullanılan girdilerin üretim süreci çok
daha önce başlar). Buna karşılık, otomobil gibi karmaşık mallar
açısından sipariş üzerine üretim, hâlihazırda üretilmiş parçalardan oluşan bir
stokun varlığını zaten zorunlu kılar. Bütün parçaların yalnızca sipariş
alındıktan sonra üretilmesi ise, stok tutmayan üreticileri açık biçimde
dezavantajlı duruma düşürür.
Carson ayrıca, sermaye birikiminin ve üretim yapısının
katmanlı doğasını da ciddi ölçüde yanlış kavramaktadır. Tuhaf olan şudur
ki, “ev yapımı devrim”in—yani ihtiyaçlarımızın büyük bölümünün evde ya
da yerel ölçekte üretilebileceği düşüncesinin—en temel nedenlerinden biri
olarak belirli sermaye mallarının maliyetindeki dramatik düşüşü ileri
sürmesine rağmen, bu maliyetlerin neden düştüğünü hiçbir zaman
açıklamamaktadır. Oysa çok daha makul bir açıklama şudur: Üretimin daha erken
aşamalarına yatırılan sermaye, zaman içinde üç boyutlu yazıcılar gibi daha
geç aşama sermaye mallarının arzını artırmış, bu da söz konusu araçların
maliyetini aşağı çekmiştir.
Fakat Carson, bunun böyle olamayacağını savunur; çünkü ona
göre ortada kârlı bir çıkış alanı bulamayan bir “sermaye fazlası”
bulunmaktadır. Ne var ki “sermaye fazlası” kavramı kavramsal bakımdan
sorunludur. Bu kavram, sanki toplamda gereğinden fazla sermaye üretilmiş
olabileceğini ima etmektedir. Oysa sermayenin toplam düzeyi bakımından
“fazlalık”tan söz etmek iktisadî açıdan anlamlı değildir. Yalnızca belirli
tür sermaye mallarında yanlış yatırımlar (malinvestment) yapılmış olabilir
ve bunlar zaman içinde kârlı olmadıkları anlaşıldığında tasfiye edilir. Bunun
dışında, toplamda “çok fazla sermaye üretildiğini” söylemek tutarlı bir
iktisadî iddia değildir.
Carson, Mises’e yönelik hatalı ve yönünü şaşırmış bir
eleştiri de ileri sürmektedir. Onun iddiasına göre, “von Mises’in reel
ücretlerin artırılmasının tek yolunun yatırılan sermaye miktarının artırılması
olduğu yönündeki Avusturyacı dogması, yanlış bir varsayıma dayanmaktadır:
üretkenlik ile yatırılan sermayenin salt niceliği arasında zorunlu bir bağ
bulunduğu varsayımı” (s. 126). Ancak bu tür bir eleştiri, Mises’in düşüncesinin
son derece yüzeysel ve hatta haksız bir biçimde yanlış anlaşılmasına
dayanmaktadır. Nitekim Mises’in en temel kuramsal katkılarından yalnızca
birine—merkezi planlama altında iktisadî hesaplamanın imkânsızlığı tezine—bakmak
bile, bu eleştirinin ne denli isabetsiz olduğunu açıkça göstermektedir.
Mises’in bu tezi şunu ortaya koyar: Eğer sermaye malları
üzerinde özel mülkiyet ve mübadele yoksa, fiyatlar da oluşamaz; fiyatlar
oluşmadığında ise belirli sermaye mallarına yapılan yatırımların kârlı mı
yoksa zararlı mı olduğunu belirlemenin hiçbir yolu kalmaz. Bu argüman,
Mises’in sermayenin yalnızca miktarının değil, hangi üretim alanlarına ve
hangi somut sermaye mallarına tahsis edildiğinin hayati önemde olduğunu
açıkça kabul ettiğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle Mises, üretkenliği
belirleyen şeyin “ne kadar çok sermaye yatırıldığı” değil, sermayenin doğru
alanlara, doğru zamanlarda ve doğru bileşimle yönlendirilmesi olduğunu
savunmaktadır.
Nitekim Mises, Human Action adlı eserinde bu meseleyi
şu ifadelerle son derece açık biçimde ortaya koyar:
Sermaye malları, belirli bir amaca giden yoldaki ara
aşamalardır. Üretim süreci devam ederken hedef değiştirilirse, mevcut ara
ürünlerin yeni hedef doğrultusunda kullanılması her zaman mümkün olmaz. Bu
durumda bazı sermaye malları bütünüyle işlevsiz hâle gelir ve onların
üretimi için yapılmış tüm harcamalar artık israf olarak görünür. Bazı
sermaye malları yeni projede kullanılabilir; ancak ancak bir uyarlama
sürecinden geçirildikten sonra. Eğer baştan itibaren yeni hedef bilinseydi,
bu uyarlama için katlanmak zorunda kalınan maliyetlerden tasarruf etmek mümkün
olurdu. Üçüncü bir grup sermaye malı, herhangi bir değişikliğe gerek
kalmaksızın yeni süreçte kullanılabilir; ancak üretildikleri sırada yeni
kullanım amaçları bilinseydi, aynı hizmeti daha düşük maliyetle
görebilecek başka mallar üretmek de mümkün olurdu. Son olarak, hem eski projede
hem de yeni projede aynı ölçüde kullanılabilen sermaye malları da vardır. Bu
apaçık olguları anmaya gerek bile kalmazdı; eğer bunlar, yaygın hatalı
kanaatleri çürütmek açısından zorunlu olmasaydı.
(Mises, 1998, s. 499–500; vurgu eklendi)
Bu pasajdan da açıkça görüldüğü üzere, Mises açısından “sermayenin
salt miktarı”, emeğin marjinal verimliliğini artırmak için asla yeterli
değildir. Her ne kadar “sermaye” değer bakımından homojen bir büyüklük
olarak ele alınabilse de, üretkenliği fiilen artıran şey, bu sermaye değerinin somut,
heterojen sermaye malları biçiminde doğru alanlara tahsis edilmesidir.
Dolayısıyla Carson’un, Mises’i sermayeyi yalnızca niceliksel bir birikim olarak
gören kaba bir görüşe indirgemesi, Mises’in sermaye teorisinin temelini tamamen
ıskalamaktadır.
“Bolluk” Sorunu
Carson’a göre ekonomi, kıtlık-sonrası (post-scarcity)
olarak adlandırılabilecek bir eşiğe hızla yaklaşmaktadır; hatta ona göre, fikrî
mülkiyet hakları ve benzeri ayrıcalıklar yoluyla yaratılan yapay rantlar
olmasaydı, ekonomi şimdiden bu eşiği aşmış bulunacaktı. Ancak Carson, bu
durumun aynı zamanda yüksek oranlı teknolojik işsizliği beraberinde
getirme tehlikesi taşıdığını ileri sürmektedir. Artan otomasyon nedeniyle bazı
işler geri dönülmez biçimde ortadan kalkmıştır. Geçmiş dönemlerde
üretkenlik artışları, serbest kalan emeğin başka üretim alanlarında istihdam
edilmesini mümkün kılmaktaydı; oysa Carson’a göre artık bu mekanizma
işlememektedir. Bunun nedeni, üretkenlik artışlarının önemli bir bölümünün,
daha fazla mal tüketimi yerine, artan boş zamana “sızıntı” yoluyla
aktarılmasıdır. Başka bir ifadeyle, insanların üretkenliği artsa bile, bu
artış zorunlu olarak daha fazla mal üretimi ve tüketimi şeklinde ortaya
çıkmamakta; bunun yerine insanlar daha az çalışmayı tercih etmektedir. Bu
nedenle de emek talebi, emek verimliliği kadar hızlı artmamaktadır (s.
119).
Bu çerçevede Carson, otomasyonun işsizliği artıracağı
yönündeki görüşe atıfla sıklıkla kullanılan “Luddit yanılgısı”
kavramının aslında bir yanılgı olmadığını savunur. Ona göre bu görüşe yönelik
“yanılgı” suçlaması, iki hatalı varsayıma dayanmaktadır: Birincisi, talebin
sonsuz ve sürekli artan bir yapıya sahip olduğu; ikincisi ise üretkenlik
artışlarının hiçbir bölümünün boş zaman biçiminde tüketilmeyeceği varsayımıdır
(s. 165). Oysa bu iki varsayım da Carson’a göre gerçekçi değildir. Bu nedenle teknolojik
işsizlik tehdidi ona göre hayalî değil, gerçektir.
Bununla birlikte Carson, bu tehlikenin etkilerinin büsbütün
yıkıcı olmayacağını da ileri sürmektedir. Zira ona göre üretim araçlarının
maliyeti hızla düşmektedir. Bu sayede bireyler, eskiden yalnızca büyük
firmaların erişebildiği araçlara artık kendileri de ulaşabilecek; hem kendi
ihtiyaçları için üretim yapabilecekler, hem de yerel ölçekli takas
ekonomisi içinde üretimlerini değiş tokuş edebileceklerdir. Böylece
insanlar, geçimlerini sağlamak için ücretli emeğe bağımlı olmanın yarattığı
güvencesizlikten de kurtulabileceklerdir.
Ancak bu anlatı, içsel bir tutarsızlık barındırmaktadır.
Çünkü bir ekonomi aynı anda hem bolluk içinde, hem de kıtlık koşulları
altında bulunamaz. Eğer ekonomi gerçekten bu denli otomatikleşmiş ve bu
denli üretken hâle gelmişse ki, hiçbir ücret düzeyinde emeğe talep kalmamış
olsun, o zaman şu soru kaçınılmazdır: Bu koşullarda neden herhangi biri
iş arıyor olsun?
Carson bu durumu açıklamak için şu analojiyi kullanır: “Eğer Star
Trek türü bir madde çoğaltıcı (matter replicator) insan emeğini, çoğu malın
üretiminde ikame edebiliyorsa; fakat maliyeti o kadar yüksekse ki yalnızca
büyük bir şirket bu cihaza sahip olabiliyorsa, o zaman teknolojik işsizlik
tehdidi gerçektir” (s. 160). Ancak burada asıl soru şudur: Bu tehdidin
gerçekten “gerçek” olmasının iktisadî gerekçesi nedir? Eğer büyük bir
şirket böyle bir çoğaltıcıya sahipse ve bu cihaz sayesinde bütün ihtiyaçlarını
kendi başına karşılayabiliyorsa, neden başkalarıyla ticaret yapsın? Bu durumda ticaretin
kendisi anlamsız hâle gelir. Dolayısıyla böyle bir çoğaltıcının genel
ekonomi üzerindeki etkisi ya neredeyse hiç olmayacaktır (sahipleri
yalnızca kendileri için üretip piyasaya açılmazlarsa), ya da malları satmaya
veya bağışlamaya başladıkları takdirde genel yaşam standardını
yükseltecektir.
Bu teknoloji ancak şu özel durumda bazı gruplar açısından
olumsuz sonuçlar doğurabilir: Çoğaltıcıyı elinde tutanlar, yalnızca belirli
malları piyasaya aşırı bolluk içinde sürerlerse ve bu nedenle söz konusu
malları üretmek için kullanılan sermayenin değeri dramatik biçimde düşerse.
Bu durumda sermaye sahipleri zarar eder (her ne kadar Carson’un onların
uğrayacağı kayıplarla fazla ilgileneceğini düşünmek zor olsa da); söz konusu
sektörlerde çalışan işçiler de başka iş alanlarına yönelmek zorunda
kalabilirler. Bu tür bir uyum süreci, geçiş döneminde bazı kesimler için
elbette güçlükler yaratacaktır. Ne var ki bu geçişi önlemeye çalışmak, genel
refah düzeyini düşürmek anlamına gelir.
Çoğaltıcıyı elinde tutanların bu teknolojiyi patentle
korumaları durumunda bile, başkalarıyla ancak gönüllü mübadele ilişkileri
kurabilirler; dolayısıyla yaptıkları her işlem, zorunlu olarak tüketicilerin
durumunu daha iyi hâle getirecek türden işlemler olacaktır. Eğer bütün
tüketim mallarını kitlesel ölçekte üretip tüm işçileri üretim sürecinin dışına
iterlerse, bu durumda zaten çalışmanın bir anlamı kalmayacaktır; çünkü
bütün mallar süper bolluk koşulları altında herkesin erişimine açık
olacaktır.
Sonuç olarak Carson, aynı anda hem şu iki iddiayı birlikte
savunamaz:
(1) Kıtlığın ortadan kalkması nedeniyle emek için artık talep kalmayacağı ve bu
yüzden insanların iş bulamayacağı;
(2) Buna rağmen insanların yine de iş arayacakları.
Bu iki sav, iktisadî mantık bakımından birbirini karşılıklı olarak
dışlamaktadır.
Carson’un anlatısındaki bir başka önemli sorun da, “boş
zamanın” (leisure) ne anlama geldiği konusunda kavramsal bir bulanıklık
sergilemesidir. Nitekim kendisi, “üretkenlik artışlarının bir kısmının,
daha fazla mal tüketimi yerine, artan boş zaman biçiminde ‘sızıntıya’
uğrayacağını” ileri sürmektedir (s. 119). Oysa boş zaman, tüketimin
yokluğu değil, üretimin yokluğudur. Üretkenlik artışı demek, aynı üretim
girdisiyle daha fazla mal ve hizmet üretilebilmesi (ya da aynı miktarda
mal ve hizmetin daha az girdiyle üretilebilmesi) anlamına gelir. Bunun
doğal sonucu şudur: İnsanlar ya aynı çabayla daha fazla tüketebilir, ya
da aynı miktarda tüketimi daha az çabayla gerçekleştirebilirler.
Şöyle bir durumu varsayalım: Bir bireyin verimliliği artsın,
buna paralel olarak ücret geliri de yükselsin ve kişi, emek-arz eğrisinin geri
bükümlü bölümünde yer aldığı için (yani gelir arttıkça daha az çalışmayı
tercih ettiği için) çalışma saatlerini kısaltsın. Muhtemelen Carson’un
üretkenlik artışlarının “boş zaman biçiminde gerçekleşmesi” derken kastettiği
durum budur. Ancak burada hangi anlamda bir “sızıntı”dan söz edilebileceği
belirsizdir. Zira bu birey, yine de elde ettiği geliri ya harcayacak,
ya da tasarruf edecektir.
Eğer tasarruf ederse, bu durum daha dolambaçlı
(roundabout) ve sermaye yoğun üretim yöntemlerine yatırım yapılmasını
mümkün kılar. Başarıyla yönlendirilen sermaye yatırımları da üretkenliği daha
da artırır. Başka bir ifadeyle, bireyler tasarruf ettiklerinde, aslında gelecekte
tüketmeyi tercih ettiklerini ortaya koymuş olurlar. Oysa Carson’un
anlatısına göre, artık daha fazla yatırıma ihtiyaç yoktur; çünkü ortada
halihazırda bir “sermaye fazlası” bulunmaktadır. Fakat eğer gerçekten
kârlı hiçbir yeni yatırım alanı kalmamış olsaydı, bu durum zaten ekonominin
fiilen bir bolluk (abundance) durumuna ulaşmış olduğu anlamına gelirdi.
Bu da, insanların hâlâ tüketebilmek için çalışmak zorunda oldukları yönündeki
iddia ile açık bir çelişki oluşturur. Dolayısıyla burada, aynı
önermenin, birbirini dışlayan koşulları aynı anda varsayacak biçimde
tekrarlandığı görülmektedir.
Carson’un yaşadığı bu kavramsal karışıklık, nihayetinde Say
Yasası’nın sonuçlarını yeterince kavrayamamaktan kaynaklanmaktadır. Say
Yasası’nın özü şudur: İnsanlar emek arz etmek istiyorlarsa, bu aynı zamanda
mal ve hizmet talep ettikleri anlamına gelir. Başka bir ifadeyle, üretme
isteği, kaçınılmaz olarak tüketme isteğini de içerir. Rothbard bu noktayı şöyle
ifade eder:
“İnsanların arzuları sınırsızdır ve biz gerçek anlamda genel
bir süper bolluk durumuna—yani bütün mal ve hizmetlerin fiyatlarının sıfıra
düştüğü bir dünyaya—ulaşmadıkça bu durum böyle kalacaktır. Ancak böyle bir
noktada artık tüketici talebi bulma gibi bir sorun da, hatta genel olarak
herhangi bir iktisadî sorun da kalmaz. Artık üretmeye, çalışmaya ya da sermaye
biriktirmeye gerek olmaz; hepimiz Âdem ile Havva’nın Cenneti’ndeymiş gibi
yaşarız.”
(Rothbard, 1995, s. 27–28)
Bu nedenle, gerçek anlamda bir bolluk durumu,
işsizlikle ilgili bir tehdit oluşturmak bir yana, işsizliği kavramsal olarak
zaten anlamsız hâle getirir. Eğer mallar gerçekten sınırsız biçimde ve
bedelsiz olarak erişilebilir olsaydı, zaten kimsenin çalışmak zorunda kalacağı
bir iktisadî düzen de kalmamış olurdu.
Sonuç
The Homebrew Industrial Revolution: A Low-Overhead Manifesto, büyük
ölçekli imalatın ve uzun mesafeli ticaretin iktisadî bakımdan verimsiz
olduğunu göstermeyi amaçlayan son derece iddialı bir çalışmadır. Ne
var ki eser, büyük ölçüde iktisadî akıl yürütmede yapılan çeşitli hatalara
ve birbiriyle çelişen varsayımlara dayanmaktadır. Bu nedenle Carson’un,
çok sayıda yerel ekonomiden oluşan, büyük ölçüde küçük işletmelerin yerel
pazarlar için üretim yaptığı “serbestleştirilmiş piyasa” tasavvuruna güçlü
bir ikna edicilik kazandırdığı söylenemez.
Devlet müdahalesinin yokluğunda bireylerin uzun mesafeli
ticareti sürdürmeyeceklerine, daha dolambaçlı (sermaye yoğun ve zaman
gerektiren) üretim süreçlerine yatırım yapmayacaklarına ya da ürün
markalama ve pazarlama faaliyetlerine devam etmeyeceklerine inanmamız için
elimizde yeterli bir gerekçe bulunmamaktadır. Bu, Carson’un tasavvur ettiği
özgür piyasada başka birçok şeyin bugünkünden farklı olmayacağı anlamına
gelmemektedir; yalnızca yukarıda sayılan bu özel başlıklar bakımından,
Carson’un öngördüğü türden köklü bir dönüşümün iktisadî olarak pek muhtemel
görünmediği sonucuna işaret etmektedir.
Bunun ötesinde, “serbestleştirilmiş piyasanın” günümüz karma
ekonomilerinden ne derece farklı görüneceğine ilişkin birçok sol-liberteryen
anlatı, piyasa kurumunu son derece kırılgan bir yapı gibi tasvir etmektedir.
Bu anlatılara göre, çok küçük ölçekte bir devlet müdahalesi dahi piyasa
faaliyetlerini neredeyse bütünüyle ve radikal biçimde çarpıtmaktadır.
Horwitz’in (2012) isabetli biçimde ifade ettiği gibi, “devletçiliğin son
zerresini bile ortadan kaldırmak, gerçekten var olan piyasalarda hoşumuza
gitmeyen her şeyi sihirli bir şekilde geleneksel solun hedefleriyle uyumlu bir
biçime dönüştürmez.”
Elbette bu, serbestleştirilmiş bir piyasanın nasıl bir görünüme sahip olabileceğine ilişkin bir tasavvur geliştirmeye ilgi duymamamız gerektiği anlamına gelmez; ancak böyle bir tasavvurun, ütopyacı ideallerden ziyade iktisadî gerçekliğe dayanması zorunludur.
Kaynak: "Kevin Carson and the Freed Market: Is His Left-Libertarian Vision Plausible?" - Libertarian Papers
Yorumlar
Yorum Gönder