Özgürlük Köleliktir: Laissez-Faire Kapitalizm Devlet Müdahalesidir — Kevin Carson’ın Mutualist Siyasal İktisat Üzerine İncelemeler adlı eserine bir eleştiri
Kevin Carson’ın Studies in Mutualist Political Economy (Karşılıklıcı Siyasî İktisat Üzerine İncelemeler) adlı yeni kitabı, ilk bakışta kendi içinde çelişkili görünen son derece iddialı bir savın etrafında şekillenmektedir: Carson’a göre kapitalizm —laissez-faire kapitalizm de dâhil olmak üzere— serbest piyasaya aykırı biçimde devlet müdahalesine dayanan bir sistemdir. Kitabın önsözünde bu iddia açıkça şöyle dile getirilmektedir: “Kapitalizmi serbest piyasadan ayıran şey devlet müdahalesidir.”
Carson kapitalizmi, “devletin, tıpkı feodal egemen sınıfın
toprak üzerinden tekelci getiri elde etmesine benzer bir biçimde, sermaye
sahiplerinin sermayeden tekelci kazançlar sağlamasını mümkün kıldığı bir
imtiyazlar sistemi” olarak tanımlar. Ya da sol-Rothbardçı Samuel Konkin’in
ifadesiyle: “Kapitalizm, büyük miktarda sermayeye sahip olanlar tarafından
ve onlar adına yürütülen bir devlet yönetimidir” (s. 92).
Kapitalizmi bu şekilde tasvir etmesi göz önüne alındığında,
Carson’ın kitabının “serbest piyasa sosyalist iktisadı” için bir temel
oluşturmasını umması şaşırtıcı değildir (s. 10).
Carson'un Çerçevesinin Açıklanması Ve Eleştirisi
Carson, büyük ölçüde bir Marksisttir; fakat bütünüyle bundan
ibaret değildir. Marksizme, kendisinin “bireyci anarşizm” diye adlandırdığı
yaklaşımdan hatırı sayılır bir doz eklemekte, bunun ötesinde de belirgin bir
sendikalist damarı düşüncesine dahil etmektedir. Carson, şu anlamda bir
Marksist olarak nitelendirilebilir: Hem esasen mutlakçı bir emek-değer
teorisini savunmakta, hem de bu tür bir emek-değer teorisinden türeyen Marksist
sömürü teorisini benimsemektedir.
Sömürü teorisine göre, tüm mübadele değeri —dolayısıyla tüm
gelir— emek tarafından üretilmektedir ve bu sebeple aslında bütünüyle ücretli
emekçilere ait olmalıdır. Ne var ki, kapitalist düzende, emekçilere meşru
olarak ücret şeklinde gitmesi gereken bu gelirin az ya da çok önemli bir kısmı,
haksız biçimde kâr, faiz ve toprak rantı biçiminde, yani “artık değer”in
çeşitli formları halinde, kapitalist sınıf tarafından el konulan bir fazlaya
dönüşmektedir.
Marx’a göre sömürü, meta üretiminin yapısına içkin bir
olgudur; zira metaların değerinin, üretimlerinde harcanan emek miktarı
tarafından belirlendiği fikrini, tekil mallara olduğu kadar bizzat emeğin
kendisine de uygulanabilir, genel-geçer bir yasa olarak görmektedir (bu yüzden
kapitalizmde “emeğin bir meta haline geldiği” şikâyeti dile getirilir). Marx’a
göre emeğin üretiminde harcanan emek, ücretli işçinin asgari geçim araçlarının
üretiminde harcanan emektir. İşte bu emek miktarı, yani sözde “zorunlu emek
zamanı”, emeğin değerini belirlemektedir.
Bunu basit bir örnekle ifade edecek olursak: Diyelim ki bir
işçinin 12 saat çalışmasını mümkün kılacak asgari geçim araçlarını üretmek için
6 saat emek harcanması gerekmektedir. Kapitalist, 12 saatlik bir işgünü satın
alırken, işçiye yalnızca bu 6 saate tekabül eden ücreti öder. Böylece
kapitalist, üretim sürecinde tüketilen hammadde ve makinelerin değerine 12
saatlik emek değerinin eklenmesi avantajını elde eder, fakat bunun karşılığında
işçiye yalnızca 6 saatlik emeğin değerine denk bir ücret verir. İşçinin bu
“zorunlu emek zamanı”nın ötesinde çalıştığı 6 saatlik kısmı, Marx “artı emek
zamanı” diye adlandırır; tüm artık değerin dayandığı temel varsayılan budur.
Örneğin, üretimde harcanan her bir saatlik emeğin 1 dolarlık
ürün değeri yarattığını varsayalım. Bu durumda işçinin 12 saatlik çalışma
süresi toplam 12 dolarlık değer yaratır; kapitalist ise işçiye yalnızca 6
dolarlık ücret öder ve böylece 6 dolarlık bir kâr, yani “artık değer” elde
etmiş olur.
Carson bu analizi büyük ölçüde benimsemektedir; fakat burada
kendince önemli gördüğü bir fark ileri sürer. Ona göre, kendisinin “serbest
piyasa” diye tasavvur ettiği düzende —yani kapitalistlere devlet müdahalesiyle
ayrıcalık tanınmadığı varsayımsal bir düzende— emeğin değeri Marx’ın iddia
ettiği gibi yalnızca “zorunlu emek zamanı” ile belirlenmeyecek, işçinin üretim
sürecinde malzeme ve makinelere eklediği tam emek değeri ile
belirlenecektir. Başka bir deyişle, işçi 12 saat çalışıyorsa, ücreti 6 saate
değil, 12 saate karşılık gelen tam değeri yansıtacak; ücreti 6 dolar değil, 12
dolar olacaktır. Carson, bunu “bireyci anarşizmin merkezi içgörüsü” olarak
sunmaktadır.
Kendi ifadeleriyle bu içgörü şudur: “Serbest bir piyasada
emeğin doğal ücreti, kendi ürünüdür; sömürünün mümkün olmasının tek yolu zor
kullanmaktır. Kapitalizmi serbest piyasadan ayıran şey devlet müdahalesidir.”
Ne var ki Carson, bunun farkında olmaksızın, adeta bir yanılgılar
uçurumuna yuvarlanmaktadır. Yalnızca Marx’ın bütün bu ekonomik çözümlemesi
baştan sona yanlış olmakla kalmamakta; Carson, onu “tamamlamak” ya da
“düzeltmek” isterken, üzerine bir dizi yeni ve ciddi hata daha eklemektedir.
Carson, kitabı boyunca devlet müdahalesinin çok sayıda
biçimini tasvir eder; bunların birçoğu fetih savaşları, vergilendirme, gümrük
tarifeleri, sübvansiyonlar, koruma yasaları ve ruhsatlandırma mevzuatı gibi
gerçekten var olan uygulamalardır. Kuşkusuz, bu tür müdahalelerin tamamına
tutarlı kapitalizm savunucularının tümü karşıdır. Ancak Carson, devlet
müdahalesi başlığı altına, anarşist Benjamin Tucker’ı izleyerek adlandırdığı
“toprak tekeli” ile “para tekeli”ni de dâhil eder; ona göre bunlar sırasıyla
rantın ve kâr/faizin temel kaynaklarıdır. İşte bu sözde müdahalelerin
yokluğunda emeğin, iddia edilen “tam ürününü” ücret olarak alabileceğini
savunur.
Carson’ın “toprak tekeli” ile kastettiği şey—en azından
laissez-faire kapitalizmin devlet müdahalesine dayalı bir sistem olduğu iddiası
bağlamında—toprak sahiplerinin sözleşmeyle kararlaştırılmış kiraları tahsil
etme hakkının hukuk tarafından korunmasının bizzat bir devlet müdahalesi
sayılmasıdır. Ona göre “Mutualistler” açısından, fiilî olarak toprağı kullanan
kişi o toprağın malikidir; kendisini malik ilan eden bir ev sahibinin kira
tahsil etmeye çalışması ise kullanıcının “mutlak mülkiyet hakkına” yönelik
şiddet içeren bir saldırı olarak değerlendirilmelidir.
Bu anlayış çerçevesinde örneğin ben, Carson’ın ölçütlerine
göre bile meşru bir biçimde mülkiyetine sahip olduğum bir taşınmazı, kira
bedelini ödemeyi kabul eden bir kiracıya kiraya verirsem, Carson’a göre bu
taşınmaz artık kiracının mülkü hâline gelir; benim sözleşmeyle kararlaştırılmış
kirayı talep etmem ise onun “mutlak mülkiyet hakkına” yönelik şiddet içeren bir
ihlal sayılır. Fiilen Carson, bir ev sahibinin mülkiyet hakkını bir hırsıza
karşı koruyan devlet faaliyetini “devlet müdahalesi” olarak görmektedir. Ona
göre benimle kiracının, kira ödemesine ilişkin bağlayıcı bir sözleşme yapmasını
yasaklama yetkisi bulunmaktadır; üstelik bunu sözleşme özgürlüğünün ihlali ya
da devlet müdahalesi olarak da değerlendirmemektedir.
Carson’ın “para tekeli” ile neyi kastettiği ise en az bunun
kadar gariptir: Bankacılık sisteminin, faiz ve kâr oranlarını “sıfıra yakın”
seviyelere indirecek kalıcı ve radikal bir geniş para politikası
uygulayamaması. Ona göre bu sözde yetersizlik yalnızca devletin bankaları
ruhsatlandırmasından, sermaye yeterliliği şartlarından ve piyasaya giriş
engellerinden kaynaklanmaktadır; bu düzenlemeler bankalara krediler üzerinde
tekelci bir fiyatlama gücü, yani “tefeci faizi” uygulama imkânı vermektedir. Bu
nedenle emeğin sermayeye erişimi kısıtlanmakta ve emek, yapay biçimde yüksek
faiz oranları yoluyla “haraç” ödemeye zorlanmaktadır.
Carson, Mises’ten birkaç paragraf alıntılar ve hatta zaman
tercihi faiz teorisinin doğruluğunu kabul ettiğini iddia eder; ancak sınırsız
kredi genişlemesinin kalıcı biçimde faiz oranlarını düşürmek bir yana, yalnızca
paranın değerini yok edeceğini Mises’in nasıl gösterdiğinden habersiz
görünmektedir. Ayrıca serbest piyasada rekabetin—hatta dolandırıcılığa karşı
hukuk düzeninin bile—kredi genişlemesini ciddi biçimde sınırlayacağını ya da
tümüyle ortadan kaldıracağını; bugünkü ölçekte bir kredi genişlemesinin ancak
devlet müdahaleleri sayesinde mümkün olduğunu da göz ardı etmektedir. Üstelik
Carson’ın savunduğu sınırsız kredi genişlemesi, fiilen para ve kredi alanında
çok daha yoğun bir devlet müdahalesini zorunlu kılacaktır.
Carson ayrıca kapitalizmin tarihten “sübvanse edildiğini” de
ileri sürer; sanki kapitalizm, geçmişte devlet müdahalesi uygulamakla suçluymuş
gibi. Ona göre modern kurumsal kapitalizme verilen en büyük sübvansiyon,
sermayenin başlangıçta az sayıdaki elde toplanmasını ve emeğin üretim
araçlarına erişimden yoksun bırakılarak kendi emeğini alıcıların koşullarıyla
satmaya zorlanmasını mümkün kılan tarihsel süreçtir. Günümüzdeki yoğunlaşmış
sermaye mülkiyeti ve büyük ölçekli kurumsal yapılar, ona göre yüzyıllar boyunca
kendini yeniden üreten bu özgün güç ve mülkiyet yapısının doğrudan
mirasçılarıdır.
Bu noktaya kadar gelen bazı okurlar, Carson’ın bireysel
hakların, iktisadın ve mantığın doğasından bihaber bir kişi olduğu ve böylesine
apaçık tutarsız bir temelde kapitalizmin devlet müdahalesine dayandığını iddia
ederek aynı zamanda entelektüel dürüstlükten de uzaklaştığı sonucuna varıp
okumayı bırakmak isteyebilirler. Nitekim geçmiş kuşak sosyalistlerin
“liberalizm” kavramını tersine çevirerek ele geçirmeye çalıştıkları gibi,
Carson’ın da “serbest piyasa” kavramını karşıtının hizmetine sokmaya çalıştığı düşünülebilir.
Ancak Mises’in seminerlerinde defalarca vurguladığı üzere, kişileri yalnızca
“tuhaf” ya da “sapkın” ilan ederek ya da niyetlerini hedef alarak geçiştirmek
tehlikelidir; esas yapılması gereken, hatalarının tüm açıklığıyla ortaya
serilmesidir. İşte Carson için de yapılması gereken tam olarak budur.
Mülkiyeti Başkalarına Ait Üretim Araçları
Üzerinde Emek Faaliyeti
Aşağıda gösterileceği üzere, Carson’ın hatalarının önemli bir
kısmı, kapitalizm altında işçilerin genellikle çalıştıkları üretim araçlarının
mülkiyetine sahip olmamaları olgusunu nasıl değerlendirdiği etrafında
yoğunlaşmaktadır. İşçiler, kendi üretim araçlarının sahibi olmak yerine, bu
araçların mülkiyetini elinde bulunduran kapitalistlerin ücretli çalışanlarıdır.
Marx, bu düzenlemenin —ona göre emeğin sömürülmesiyle birlikte var olmasına
rağmen— çok önemli bir olumlu yönü bulunduğunu kabul etmişti. Bu düzen, büyük
ölçekli imalatın ve ulaşım sistemlerinin gelişmesi açısından zorunlu bir
koşuldu. Marx, cam fabrikaları, kâğıt imalathaneleri ve demir işletmeleri
örneklerini vermiştir; bunlara günümüzün çelik fabrikaları, petrol
rafinerileri, otomobil üretim tesisleri, demiryolları, havayolları ve neredeyse
her türlü malı yüksek verimlilikle üreten modern fabrikalar rahatlıkla
eklenebilir. Gerek Marx’ın döneminde gerekse —daha da belirgin biçimde—
günümüzde, verimli modern üretim genellikle büyük bir sermaye malları
bileşkesinin bir araya getirilmesini ve çok sayıda işçinin eşzamanlı olarak
sürece katılmasını gerektirir. Böyle bir üretim yapısı, her işçinin kendi
sermaye mallarını tek başına kullanarak üretim yaptığı bireysel bir düzen
içinde mümkün değildir.
Buna rağmen Carson, işçilerin çalıştıkları sermaye mallarının
mülkiyetinden ayrılmalarının zorunlu olmadığı iddiasını defalarca yinelemekte
ve bu ayrımın esasen zor kullanılarak dayatıldığını ileri sürmektedir. Bu
iddia, kitabının geneline yayılan bir temadır. Birçok yerde, bu ayrımı tümüyle
gereksiz olarak tasvir eder. Onu bu sonuca götüren temel nedenin, kira, kâr ve
faiz olgularını başka türlü kavrayamaması olduğu kanaatindeyim. Ona göre, işçi
kendi toprağında çalışıp kendi sermayesini kullanabilse, üretim sürecinde
ortaya çıkan tüm gelirin sahibi olur ve böylece herhangi bir adaletsizlik
sorunu da doğmaz. Carson böyle bir düzeni arzulamakta ve bunun gerçekleşmesini
ummaktadır. Bu hedefe ulaşmış gibi gösterebilmek için olguları ve mantığı eğip
bükmekten, hatta bütünüyle çarpıtmaktan kaçınmamaktadır.
Bu nedenle, toprağı fiilen işleyenin otomatik olarak onun
mülk sahibi hâline gelmesini savunmakta; bu amacı ilerletmek için “devlet
müdahalesi” kavramını tersyüz etmektedir. Faiz oranlarının neredeyse sıfıra
düşmesini, sermayenin ise son derece bol hâle gelmesini istemekte; böylece
işçinin kendi sermayesini edinebilmesini hayal etmektedir. Bu uğurda iktisadî
gerçekliği göz ardı etmekte ve yine devlet müdahalesi kavramının anlamını
altüst etmektedir. En temelde ise, işçinin kendi üretim araçlarıyla çalışmasının
gerçekten uygulanabilir bir üretim düzeni oluşturduğunu varsaymak zorundadır.
Bu çerçevede, Carson’da sık sık karşımıza çıkan şaşırtıcı
derecede saf ve çocukça görünen yaklaşımlar anlaşılır hâle gelir. Örneğin
Carson, Kirkpatrick Sale adlı bir yazarın neredeyse masalsı bir anlatısını uzun
uzun aktarır. Bu anlatıya göre, Sanayi Devrimi’nin erken dönemindeki en önemli
teknik atılımlardan biri olan Watt’ın buhar makinesine dayalı makineler ile
Arkwright’ın iplik eğirme çerçevesi, daha önce geliştirilmiş olan ve “tek
kişilik, ev temelli, spinning jenny etrafında kurulmuş makineler”e kıyasla
gerçekte hiçbir üstünlük sunmamıştır. Sale ve Carson’a göre buhar gücü ve
fabrika üretiminin zaferi, teknik ya da verimlilik üstünlüğünden değil; üretim
sürecini daha kolay denetleyebilecekleri için “kötücül” kapitalistlerin
fabrikaları tercih etmesinden kaynaklanmıştır. Ev içi üretimin çökertilmesi de,
onların anlatımına göre, “‘çeşitli bahanelerle ev üretimini yasadışı hâle
getiren yasalar’” sayesinde gerçekleşmiştir.
Oysa Carson ve Sale, görünüşe bakılırsa, Ludditlerden ve
1826’daki makine kırma hareketlerinden bile haberdar değildir: Bu eylemler
bizzat ev üreticilerinin, fabrikanın rekabet gücü karşısında ayakta
kalamamaları nedeniyle ortaya çıkmıştı. Fabrikalara yönelik daha tipik ve en
azından onların çok daha yüksek verimliliğini örtük olarak kabul eden eleştiri
ise şuydu: Açgözlü fabrika sahipleri, genç işçilere çok düşük ücretler ödeyerek
güç tezgâhlarını çalıştırıyor; bu tezgâhlar, evde çalışan dokumacıların hayal
bile edemeyeceği miktarlarda üretim yapabiliyordu. El tezgâhıyla üretim
yaptıran “putter-out” sistemi bu rekabet karşısında tutunamıyor, ödedikleri
ücretler hızla dibe vuruyordu.
Carson, şu iddiayı ortaya attığında da aynı ölçüde naif bir
bakış sergiler: Stephen Marglin’in, Adam Smith’in iğne üretimindeki işbölümü
örneğini tersine çevirdiğini ve verimlilik artışının iş bölümü sayesinde değil,
işin aşamalara ayrılıp sıraya konmasıyla, yani kurulum sürelerinin
azaltılmasıyla sağlandığını söyler. Carson’a göre bu sonuç, tek bir ev
üreticisinin de işleri sırayla yapmasıyla tamamen elde edilebilirdi: önce tüm
üretim için teli çekmek, sonra hepsini düzeltmek, ardından kesmek vb.
Aşağıda gösterileceği üzere, Carson’ın hatalarının önemli bir
kısmı, kapitalizm altında işçilerin genellikle çalıştıkları üretim araçlarının
mülkiyetine sahip olmamaları olgusunu nasıl değerlendirdiği etrafında
yoğunlaşmaktadır. İşçiler, kendi üretim araçlarının sahibi olmak yerine, bu
araçların mülkiyetini elinde bulunduran kapitalistlerin ücretli çalışanlarıdır.
Marx, bu düzenlemenin —ona göre emeğin sömürülmesiyle birlikte var olmasına
rağmen— çok önemli bir olumlu yönü bulunduğunu kabul etmişti. Bu düzen, büyük
ölçekli imalatın ve ulaşım sistemlerinin gelişmesi açısından zorunlu bir
koşuldu. Marx, cam fabrikaları, kâğıt imalathaneleri ve demir işletmeleri
örneklerini vermiştir; bunlara günümüzün çelik fabrikaları, petrol
rafinerileri, otomobil üretim tesisleri, demiryolları, havayolları ve neredeyse
her türlü malı yüksek verimlilikle üreten modern fabrikalar rahatlıkla
eklenebilir. Gerek Marx’ın döneminde gerekse —daha da belirgin biçimde—
günümüzde, verimli modern üretim genellikle büyük bir sermaye malları
bileşkesinin bir araya getirilmesini ve çok sayıda işçinin eşzamanlı olarak
sürece katılmasını gerektirir. Böyle bir üretim yapısı, her işçinin kendi
sermaye mallarını tek başına kullanarak üretim yaptığı bireysel bir düzen
içinde mümkün değildir.
Buna rağmen Carson, işçilerin çalıştıkları sermaye mallarının
mülkiyetinden ayrılmalarının zorunlu olmadığı iddiasını defalarca yinelemekte
ve bu ayrımın esasen zor kullanılarak dayatıldığını ileri sürmektedir. Bu
iddia, kitabının geneline yayılan bir temadır. Birçok yerde, bu ayrımı tümüyle
gereksiz olarak tasvir eder. Onu bu sonuca götüren temel nedenin, kira, kâr ve
faiz olgularını başka türlü kavrayamaması olduğu kanaatindeyim. Ona göre, işçi
kendi toprağında çalışıp kendi sermayesini kullanabilse, üretim sürecinde
ortaya çıkan tüm gelirin sahibi olur ve böylece herhangi bir adaletsizlik
sorunu da doğmaz. Carson böyle bir düzeni arzulamakta ve bunun gerçekleşmesini
ummaktadır. Bu hedefe ulaşmış gibi gösterebilmek için olguları ve mantığı eğip
bükmekten, hatta bütünüyle çarpıtmaktan kaçınmamaktadır.
Bu nedenle, toprağı fiilen işleyenin otomatik olarak onun
mülk sahibi hâline gelmesini savunmakta; bu amacı ilerletmek için “devlet
müdahalesi” kavramını tersyüz etmektedir. Faiz oranlarının neredeyse sıfıra
düşmesini, sermayenin ise son derece bol hâle gelmesini istemekte; böylece
işçinin kendi sermayesini edinebilmesini hayal etmektedir. Bu uğurda iktisadî
gerçekliği göz ardı etmekte ve yine devlet müdahalesi kavramının anlamını
altüst etmektedir. En temelde ise, işçinin kendi üretim araçlarıyla çalışmasının
gerçekten uygulanabilir bir üretim düzeni oluşturduğunu varsaymak zorundadır.
Bu çerçevede, Carson’da sık sık karşımıza çıkan şaşırtıcı
derecede saf ve çocukça görünen yaklaşımlar anlaşılır hâle gelir. Örneğin
Carson, Kirkpatrick Sale adlı bir yazarın neredeyse masalsı bir anlatısını uzun
uzun aktarır. Bu anlatıya göre, Sanayi Devrimi’nin erken dönemindeki en önemli
teknik atılımlardan biri olan Watt’ın buhar makinesine dayalı makineler ile
Arkwright’ın iplik eğirme çerçevesi, daha önce geliştirilmiş olan ve “tek
kişilik, ev temelli, spinning jenny etrafında kurulmuş makineler”e kıyasla
gerçekte hiçbir üstünlük sunmamıştır. Sale ve Carson’a göre buhar gücü ve
fabrika üretiminin zaferi, teknik ya da verimlilik üstünlüğünden değil; üretim
sürecini daha kolay denetleyebilecekleri için “kötücül” kapitalistlerin
fabrikaları tercih etmesinden kaynaklanmıştır. Ev içi üretimin çökertilmesi de,
onların anlatımına göre, “‘çeşitli bahanelerle ev üretimini yasadışı hâle
getiren yasalar’” sayesinde gerçekleşmiştir.
Oysa Carson ve Sale, görünüşe bakılırsa, Ludditlerden ve
1826’daki makine kırma hareketlerinden bile haberdar değildir: Bu eylemler
bizzat ev üreticilerinin, fabrikanın rekabet gücü karşısında ayakta
kalamamaları nedeniyle ortaya çıkmıştı. Fabrikalara yönelik daha tipik ve en
azından onların çok daha yüksek verimliliğini örtük olarak kabul eden eleştiri
ise şuydu: Açgözlü fabrika sahipleri, genç işçilere çok düşük ücretler ödeyerek
güç tezgâhlarını çalıştırıyor; bu tezgâhlar, evde çalışan dokumacıların hayal
bile edemeyeceği miktarlarda üretim yapabiliyordu. El tezgâhıyla üretim
yaptıran “putter-out” sistemi bu rekabet karşısında tutunamıyor, ödedikleri
ücretler hızla dibe vuruyordu.
Carson, şu iddiayı ortaya attığında da aynı ölçüde naif bir
bakış sergiler: Stephen Marglin’in, Adam Smith’in iğne üretimindeki işbölümü
örneğini tersine çevirdiğini ve verimlilik artışının iş bölümü sayesinde değil,
işin aşamalara ayrılıp sıraya konmasıyla, yani kurulum sürelerinin
azaltılmasıyla sağlandığını söyler. Carson’a göre bu sonuç, tek bir ev
üreticisinin de işleri sırayla yapmasıyla tamamen elde edilebilirdi: önce tüm
üretim için teli çekmek, sonra hepsini düzeltmek, ardından kesmek vb.
Carson ve Marglin’in öne sürdüklerinin aksine, işten işe
geçişte sağlanan zaman tasarrufu gerçekten de işbölümünün doğrudan bir
sonucudur; bunu ilk kez sistemli biçimde ortaya koyan kişi de Adam
Smith’tir. Bu türden bir zaman kazancı, bir bireyin bir ürünün üretim
sürecindeki bütün aşamaları tek başına yerine getirmeye çalıştığı durumda normal
şartlarda ortaya çıkmaz.
Örneğin, kendi kullanımım için bir masa monte ettiğimi
varsayalım (üzerinde “bir miktar montaj gerektirir” ibaresi bulunan, bir
mağazadan satın alınmış bir masa). Böyle bir durumda neredeyse kesin olarak
yalnızca tek bir masa monte ederim. Bu süreçte ise, farklı işlemler
arasında defalarca gidip gelmekten doğan ciddi ölçüde gereksiz hareket,
ayrıca yalnızca bir kez kullanılacak olan bilgileri öğrenmeye harcanan yüksek
verimsizlik kaçınılmaz olur. Carson’ın kullandığı anlamda bir “ardışıklık”
(sequencing) böyle bir durumda hiçbir şekilde mümkün değildir.
Benzer biçimde, yalnızca kendi kullanımım için iğne üretmeye
kalkışsaydım, buna ancak son derece sınırlı bir miktarda ihtiyaç
duyardım. Dolayısıyla Carson’ın sözünü ettiği türden bir ardışık üretim düzeni
de yine çok dar bir alanla sınırlı kalır, bu yüzden işten işe geçişteki
hareket israfını anlamlı ölçüde azaltmak mümkün olmaz.
Bu durum ancak işbölümünün, belirli bir malın piyasa için
düzenli ve büyük ölçekli üretimini mümkün kılacak ölçüde ilerlediği noktada
değişir. Böyle bir durumda Carson’ın kastettiği anlamda bir ardışıklık
gerçekten ortaya çıkar ve bir bireyin bütün işlemleri tek tek yapmasına kıyasla
son derece büyük bir hareket tasarrufu sağlar. Ancak daha önce de
vurgulandığı gibi, bu imkânın kendisi zaten önemli ölçüde gelişmiş bir
işbölümünün varlığını önceden varsayar. Mesele artık şu noktaya indirgenir:
Üretim süreci içinde işbölümünü daha da derinleştirmek, yani kır tipi
(cottage) üretimin sınırlı işbölümünden fabrika tipi üretimin yoğun işbölümüne
geçmek kârlı mıdır?
Ne yazık ki Carson ve Marglin açısından cevap son derece
nettir: Evet, fazlasıyla kârlıdır. Belki de bu üstünlük Adam Smith’e o
kadar apaçık görünmüştür ki, Marglin ve Carson’ın yönelttiği türden itirazların
bir gün gündeme gelebileceği aklına dahi gelmemiştir.
Fabrika üretimi, her şeyden önce sermaye mallarının
kullanımında, dolayısıyla da bunları üretmek için gereken emek bakımından,
kır tipi üretime kıyasla çok daha yüksek bir verimlilik sağlar. Kır tipi
üretimde kaçınılmaz olan gereksiz ekipman tekrarı ve atıl stok birikimi
gibi devasa israf biçimlerini ortadan kaldırır.
Örneğin, iğne yapımının altı ayrı işlemden oluştuğunu
varsayalım. Fabrika düzeninde, altı işçi aynı mekân içinde, yan yana, her biri
kendine ait tek bir araçla sürekli olarak tek bir işlemi yapar. Buna
karşılık kır tipi üretimde, altı ayrı üretici, her biri tek tek aynı işlemleri
sırasıyla üstlenirken, diğer beş işleme ait araç ve gereçler o sırada atıl
durumda kalır. Dahası, her bir üretici tarafından yapılan ara-ürünler,
ancak bir sonraki aşamaya geçildiğinde işlenebilir hâle gelir; bu da büyük
miktarda yarı mamul stokunun gereksiz yere bekletilmesi anlamına gelir.
Buradan çıkan açık sonuç şudur: Carson ve Marglin’in idealize
ettiği kır tipi üretim düzeninde, altı işçinin toplamda altı takım yerine
otuz altı takım araç ve ekipmana ihtiyaç duyması gerekir ve her an için
gereğinden fazla miktarda yarı işlenmiş ürün elde tutulur. Üstelik kır tipi
üretim şemasında, bir işçinin ürettiği çıktının, o işçi kendi görevini
tamamlamadan başka bir işçi tarafından işlenmesi mümkün değildir; bu ise
zaten başlı başına fabrika üretimini gerektirir.
Dahası, kır tipi üretim düzeninde hareketli montaj hattı
gibi üretim verimliliğinin zirvesini temsil eden bir organizasyon biçiminin hiçbir
şekilde yeri yoktur.
Sonuç olarak, kır tipi üretim muazzam ölçekte sermaye
israfına yol açar ve son derece verimsizdir; serbest piyasanın tarihsel
süreç içinde bu üretim biçimini hızla tasfiye etmesinin temel nedeni de budur.
Carson’ın safdilliği ve modern dünyayı kavrayıştaki
yetersizliği, yalnızca burada kalmaz. O, saban yerine kürekle yapılan tarımı
övmeye kadar gider; ayrıca geçimlik düzeyde tarım yapan köylüleri para
kazanmaya yöneltmenin tek yolunun, onlara nakit vergi yüklemek olduğunu
iddia eder. Bunu söylerken, köylülerin nakit karşılığında satın alabilecekleri,
kendilerinin üretemeyeceği ama arzu edecekleri malların —başlı başına yeterli
bir teşvik unsuru olarak— varlığını tamamen göz ardı eder.
Carson’un entelektüel safdilliği ve modern
dünyayı kavrayıştaki yetersizliği, yanlızca burada kalmaz. O, sabanın sağladığı
üretkenliği küçümseyerek kürekle yapılan ilkel tarımı yüceltmeye varacak ölçüde
ileri gitmekle kalmamakta (Carson, s. 156), aynı zamanda geçimlik düzeyde tarım
yapan köylülerin parasal gelir elde etmeye yöneltilebilmesi için üzerlerine nakit
olarak ödenmesi zorunlu vergiler yüklenmesinin gerekli olduğu iddiasına
kadar da uzanmaktadır (s. 177). Carson bu savını ileri sürerken, söz konusu
üreticilerin nakit para karşılığında temin edebilecekleri; kendilerinin üretme
imkânına sahip olmadıkları, ancak arzu ettikleri malların —bizzat kendi başına
yeterli ve güçlü bir iktisadî teşvik mekanizması olarak— zaten mevcut olduğunu
bütünüyle gözden kaçırmaktadır.
Carson’un Kollektivist Yaklaşımı
Carson zaman zaman modern üretim yöntemlerine
duyulan ihtiyacı kabul eder. Ne var ki bunu yaptığı her
durumda, bu kez de yeni bir safdillik sergileyerek, bu yöntemlerin
sağlanmasının ve uygulanmaları için gerekli örgütsel yapının kurulmasının aracı
olarak sendikalizme son derece yakın bir çözümü ileri sürer. Nitekim şöyle yazar:
“Zanaatkâr loncaları, tıpkı bir anonim şirket gibi, büyük ölçekli üretim
için sermayenin seferber edilmesinde neden işlev görmesin? Bir köyün köylüleri,
mekanize tarım ekipmanlarını satın almak ve kullanmak üzere neden iş birliği
yapamasın? Belki de ‘ilerici’ bir egemen sınıfın yokluğunda zihinlerini bir
türlü ‘doğru biçimde’ ayarlayamadıkları içindir. Ya da belki sadece öyledir.”
(s. 189)
İşte burada “bireyci” anarşist Carson, gerçekte ne denli
derin bir kolektivist varsayımdan hareket ettiğini açıkça ortaya
koymaktadır; zira ortalama insanlara, normal koşullarda ancak istisnai
bireylerde rastlanabilecek ölçüde bağımsız düşünme ve isabetli yargıda
bulunma yetilerini atfetmektedir. Fiilen Carson, bir yeniliğin benimsenmesi
için gerekli mali desteğin sağlanmasının ve buna uygun örgütsel yapının
geliştirilmesinin, bu yeniliğin ortalama bir insan topluluğuna açıklanmasının
ardından kendiliğinden gerçekleşeceğine inanmaktadır: Ona göre bu
insanlar yeniliğin değerini derhâl kavrayacak, başarı ihtimali uğruna
birikimlerini tereddütsüz biçimde riske atacak ve dahası, yeniliğin bizzat
kendi faaliyet gösterdikleri üretim alanında hayata geçirilmesi söz konusu olsa
bile —hatta başarılı olduğu takdirde mevcut geçim kaynaklarını ortadan
kaldırması pekâlâ mümkünken— onu uygulamak için ayrıca ve gönüllü biçimde çaba
göstereceklerdir.
Carson’un buradaki safdilliği, kelimenin tam anlamıyla nefes
kesicidir. Tekelci ruhları ve yeniliğe karşı düşmanca tutumlarıyla ün
salmış; Avrupa’da iktisadî ilerlemeyi yüzyıllar boyunca geciktirmiş olan
loncaların, nasıl olup da birdenbire yeniliğin kaynakları hâline gelebileceğine
inanmaktadır. Nitekim şu iddiayı da ileri sürer: “Köylülerin
mülksüzleştirilmesi ve özgür şehirlerin ezilmesi gerçekleşmemiş olsaydı, buhar
gücüne dayalı bir sanayi devrimi yine de yaşanacaktı — ancak bu kez sanayileşme
için gerekli sermayenin ana kaynağı demokratik zanaat loncalarının elinde
bulunacaktı.” (s. 190)
Carson, yeniliğin gerçekte çoğu zaman istisnai derecede
adanmış bireylerin ürünü olduğunu; bu bireylerin, çevrelerindeki insanların
büyük bir kısmının anlamakta zorlanan kayıtsızlığına ve çoğu zaman açık
düşmanlığına rağmen ilerlemek zorunda kaldıklarını fark edememektedir. Onun
istisnai bireyi sistemli biçimde silip süpüren bu yaklaşımı ile derinlerde
yatan kolektivizmi, seçenekleri yalnızca iki karşıt kolektif arasında
kurmasında da açıkça görünür hâle gelir: Bir yanda “iyi” zanaatkârlar ya da
köylüler kolektifi, diğer yanda ise “egemen sınıf” kolektifi. Carson’un,
sınıfsal bir saikle değil, doğrudan kendi kişisel çıkarı doğrultusunda
hareket eden; rekabetçi başarısı bizzat kendi “sınıfı” içindeki diğer
girişimcilerin başarısızlığını zorunlu olarak beraberinde getirecek olan münferit
iş insanı ve girişimci figürüne dair neredeyse hiçbir kavrayışa sahip
olmadığı görülmektedir.
Tarihsel Gerçekliğin Çarpıtılması
Carson’un dünyası gerçeklikten o denli kopuktur
ki,
yalnızca loncaları ilerlemenin kaynakları olarak görmekle kalmaz, aynı zamanda
“Yüksek Ortaçağ”ı da “on altıncı ve on yedinci yüzyılların dünyasından çok daha
üstün” sayar (Carson 2004, s. 178). Ona göre, “on dokuzuncu yüzyıl, bir bakıma,
uzun bir kesintinin ardından Yüksek Ortaçağ’ın başarıları üzerine inşa edilmiş
teknik ve endüstriyel bir ‘Rönesans’tır” (s. 179). Ne var ki bu sözde “kesinti”
denilen dönem, aslen Rönesans’ın bizatihi büyük bir bölümünü ve Da Vinci,
Kopernik, Galileo ve Newton’un yaşamlarının önemli kısmını; yani Aydınlanma’ya
giden yolu açan büyük bilimsel keşifler çağını da kapsamaktadır. Carson’un
bakışına göre, muazzam bilimsel ilerlemelerin yaşandığı bu dönem, “[Yüksek
Ortaçağ’ın] gerçek ilerlemesi, gerçek hümanizmi ve gerçek gelişimi” ile
kıyaslandığında bir “barbarlık ve gerileme” çağıdır.¹⁰
Oysa Yüksek Ortaçağ, Ortaçağ’ın diğer tüm evreleriyle
birlikte, korku ve batıl inanç tarafından yönetilen; kıtlıklar, salgınlar,
zindanlar ve işkence odaları, kazıkta yakmalar ve periyodik kitle histerisi
patlamalarıyla karakterize edilen bir dönemdi. Carson ya bu olguların farkında
değildir ya da onları iktisadî ve toplumsal değerlendirme bakımından kayda
değer bulmamaktadır.
Carson’un tarıma ilişkin görüşleri, sanayiye dair yaklaşımını
tamamlayıcı niteliktedir. Ona göre serbest bir piyasada işçiler, bağımsız
zanaatkârlar olarak kendi kulübelerinde çalışmıyorlarsa, bunun temel nedeni
büyük ölçüde kendi topraklarında çiftçilik yapıyor olmalarıdır. Carson tarıma
dair düşüncelerini, anarşist Franz Oppenheimer’dan yaptığı uzun bir alıntı
üzerinden sunar. Oppenheimer ve Carson’un ortak varsayımına göre, herhangi bir
toprak “tekeli”nin yokluğu hâlinde insanlar ücret karşılığında çalışmaya razı
olmayacak, bunun yerine kendi topraklarında çalışmayı tercih edeceklerdir. Buna
rağmen insanların kendi topraklarında çalışmıyor oluşları ve eşzamanlı olarak
işlenebilir arazinin hâlen bol miktarda mevcut bulunması, onlara göre ancak ve
ancak zor kullanılarak bunun engellenmiş olmasının bir sonucu olabilir;
hatta bu durum, böyle bir zorun kullanımının prima facie kanıtıdır.¹¹
Bir kez daha Carson’un yorumu, olgularla doğrudan doğruya
çatışmaktadır. Sanayi Devrimi’nin başlangıcından bu yana, tüm ileri ülkelerde
tarımda istihdam edilen işgücünün toplam işgücüne oranı sürekli ve istikrarlı
biçimde azalmıştır. Bu süreç, insanların topraktan zorla koparılması ya da
toprağa erişimlerinin engellenmesi sonucunda değil; aksine, milyonlarca çiftçi
oğlunun ve kızının, tarımı terk ederek kasaba ve şehirlere taşınıp ücretli işçi
olarak çalışmayı gönüllü biçimde tercih etmeleri sonucunda
gerçekleşmiştir.
Bu tercihi doğuran temel etken ise, tarımda emek
verimliliğinin hızla yükselmesidir. Söz konusu verimlilik artışı, tam da toprağın
özel mülkiyeti ve toprak sahiplerinin mülkiyet haklarına saygı sayesinde;
ayrıca kapitalist bir toplumun işbölümü, tasarruf ve geleceğe dönük sermaye
birikimi, rekabet özgürlüğü, kâr güdüsü, fiyat sistemi, üretim araçlarının özel
mülkiyeti ve mülkiyet haklarına genel saygı gibi tüm temel kurumlarının
işlemesi sonucunda ortaya çıkmıştır.
Tarımda emeğin bu hızlı verimlilik artışı, insanların gıda
maddelerine ve diğer tarımsal ürünlere yönelik sınırlı ihtiyaç ve talepleriyle
birleştiğinde, tarımsal ürünlere yönelik nispi tüketici harcamalarının sürekli
olarak gerilemesine; buna karşılık ekonominin geri kalan kesimlerinin
sunduğu mal ve hizmetlere yönelik nispi tüketici harcamalarının sürekli
olarak artmasına yol açmıştır. Bu süreç de tarımdaki gelirlerin, ekonominin
diğer sektörlerindeki gelirlere kıyasla görece olarak gerilemesine ve böylece
kasaba ve şehirlerde kazanılabilecek ücretlerin, tarımda elde edilebilecek
gelirleri aşmasına neden olmuştur. Çiftçilerin oğulları ve kızları, toprağı
terk edip şehirlere yönelme kararını işte bu iktisadî gerçeklikler karşısında gönüllü
olarak almışlardır.
Gerçekte Toprak Tekeli
Toprak tekeli, Carson’un onu meşru kira
sözleşmelerinin icrasını “devlet müdahalesi” sayacak ve bunu da kiracıları
mülkiyetten dışlayarak ev sahipleri lehine işleyen bir tekel gibi sunacak
ölçüde çarpıtmasına rağmen, geçerli bir kavramdır. Toprak
tekeli, hükümetlerin toprağın mülkiyetini bizzat kendilerinin üstlenmesi ve
ardından bu toprağı piyasadan bilinçli biçimde alıkoymaları ölçüsünde fiilen
var olur. Devletin bu tür bir tasarrufu, piyasaya sunulan arazi arzını
sınırlandırır ve bunu doğrudan fiziksel kuvvet kullanımının başlatılması
yoluyla yapar. Bu durumda hükümet, fiziksel kuvvetin başlatıcısıdır; zira bir
bireyin doğadan toprağı sahiplenecek şekilde tasarrufta bulunması fiziksel
kuvvet kullanımı değil, aksine kendi yaşamını ve esenliğini sürdürmeye yönelik olumlu
bir edimdir ve dolayısıyla yerine getirmeye doğal bir hakkının bulunduğu
bir faaliyettir. Buna karşılık devlet, onu bu edimi zorla engellediği anda,
zorunlu olarak kuvvetin başlatıcısı konumuna düşmektedir.¹²
Devletin bu eyleminin tekelci karakteri, piyasaya sunulan
toprak arzını bu şekilde kısıtlamak suretiyle, toprağı ya hâlihazırda elinde
bulunduranların münhasır mülkiyetine zorla rezerve etmesi, ya da yine bu
grubun elinden, devletin arzı zorla daraltması nedeniyle gereğinden yüksek
seviyelere tırmanmış fiyatlarla arazi satın alabilecek sınırlı sayıdaki alıcıya
tahsis etmesi gerçeğiyle daha da açık biçimde ortaya çıkmaktadır.
Toprak tekeli, aynı zamanda devletin bireyin toprağını
dilediği gibi satma ya da miras bırakma hakkına müdahale ettiği ölçüde de
mevcuttur. Bu tür müdahaleler de keza toprağın bazı kimselere zorla rezerve
edilmesi ve diğerlerinin ondan zorla dışlanması anlamına gelir. Belirli toprak
parçalarını belli ailelere tahsis ederek bunların başkalarının mülkiyetine
geçmesini yasaklayan intail (aileye bağlılık) mevzuatı ile mirasın
yalnızca en büyük erkek evlada ya da en yakın erkek mirasçıya bırakılmasını
öngören primogenitür düzenlemeleri bunun başlıca örnekleridir.
Devletin toprak mülkiyeti, intail mevzuatı ve primogenitür
uygulamaları hakikî ve tam anlamıyla birer toprak tekeli teşkil ettiği
hâlde, bunların hiçbirinin Carson açısından kayda değer bir sorun teşkil
etmediği görülmektedir. Örneğin, tarihteki en büyük toprak tekelleştirme
eylemlerinden biri, Britanya hükümetinin Amerikan kolonistlerinin Appalachia
Dağları’nın batısına yerleşmesini yasaklaması olmuştur; bu yasak ancak Amerikan
Devrimi’nin başarısıyla ortadan kaldırılabilmiştir. Dahası, toprak tekeline
karşı bu tarihsel bakımdan son derece önemli darbe söz konusu olduğunda, Carson
fiilen Britanya’nın safında yer almaktadır. Şöyle yazar: “Amerikan
Devrimi’nin nedenlerinden biri, Britanya’nın kira değerlerine ilişkin ‘siyasî
araçların kullanımını’ sınırlama girişimiydi (yani 1763 tarihli Atlantik su
bölümü çizgisinin batısına yerleşim yasağı). Bu yasak, devletle iş birliği
içindeki toprak spekülatörlerinin toprağı önceden kapatmalarını engelliyordu.
Ana akım tarih kitapları ise bunu, büyük toprak şirketlerinden ziyade esasen
bireysel yerleşimciye yönelik bir saldırı olarak sunmuştur.” (Carson, s.
158–59)¹³
Burada Carson, devletin toprağı spekülatörlere satmasını
“siyasal araçlar” olarak mahkûm ederken, devletin toprağın hiç satılmasını
yasaklamasını ise “siyasal araçlar” kapsamında mahkûm etmemektedir! Oysa
Carson’un gözünden kaçmış görünmektedir ki, toprak bir kez spekülatörlere
satıldıktan sonra, spekülatörler de bu toprağı başkalarına —mütevazı imkânlara
sahip çok sayıda alıcı dâhil olmak üzere— devletin mülkiyeti elinde tutarak
toprağı piyasadan alıkoyması hâlinde geçerli olacak fiyatlardan çok daha
düşük bedellerle yeniden satacaklardı.
Bu çerçevede şaşırtıcı olmayan bir biçimde Carson, Amerika
Birleşik Devletleri federal hükümetinin bugün batı eyaletlerinde ve Alaska’da
elinde bulundurduğu muazzam toprak mülkiyetleri hakkında da kayda değer
hiçbir eleştiri yöneltmez. Her ne kadar koruma yasalarını bir tür toprak tekeli
olarak zikretse de (Carson, s. 205), çevrecilik hakkında —vahşi yaşam alanları
ve yabanıl doğa rezervleri gibi gerekçeler altında, halihazırda özel mülkiyetten
dışladığı ve dışlamayı hedeflediği arazi miktarı bakımından tarihteki en büyük
toprak tekeli hareketlerinden biri sayılması gereken çevrecilik hakkında— en
ufak bir olumsuz değerlendirmede bulunmaz.
Carson, yaşayan bireyler bakımından özel mülkiyet ilkesinin
bizzat kendisini inkâr eden ve bu yönüyle özünde tekelci olan feodal toprak
düzeninin, modern özel mülkiyet sistemiyle ikame edilmesini son derece sert
biçimde eleştirir (s. 145–53). Feodalizm altında toprak mülkiyetinin teorik
temeli, toprağın yaşayan bireylerin değil, soyların mülkiyeti olduğu
varsayımına dayanıyordu; bu nedenle intail mevzuatı uygulanıyor, mevcut feodal
aristokratların sözde “kendi” topraklarını satma hakkı ellerinden alınıyor, hatta
bu toprakları nispeten kısa vadeli kiralamalar dışında uzun süreli olarak
kiraya vermeleri dahi yasaklanıyordu.
Çitleme Hareketi (Enclosure Hareketi)
Carson, feodalizmin aksine, toprak sahiplerinin
gereksiz gördükleri işçileri işten çıkarma hakkını tanıyan Çitleme Hareketi’ne
(Enclosure Movement) özellikle sert eleştiriler yöneltmektedir
(Carson, s. 146–53).¹⁴ Daha önce de gösterildiği gibi, Carson bir toprak parçası üzerinde yaşayan ve çalışan
herkesin, o toprak üzerinde otomatik
bir mülkiyet hakkına sahip olduğunu varsaymakta ve bu nedenle onların
usulen mülksüzleştirilemeyeceklerini kabul etmektedir. Aynı zamanda köy
meralarının ve ormanlarının ortak mülkiyetini, ekin üretimindeki açık tarla
(open field) sistemini ve feodalizmin manastır ve taç topraklarını da açıkça
olumlu bir biçimde savunmaktadır (s. 146, 150).
Ne var ki bilimsel tarımın yükselişini mümkün kılan şey,
tam da Çitleme Hareketi’nin, ortak toprakların, açık tarla sistemine özgü
dağınık şeritler hâlindeki arazilerin ve manastır ile taç topraklarının yerini bütünlüklü
ve yoğunlaştırılmış özel çiftliklerle ikame etmiş olmasıdır. Seçici hayvan
ıslahı, yeni ve daha verimli tohum türlerinin geliştirilmesi, daha modern araç
ve gereçlerin tarımda uygulanması ve gıda üretimi için gereken emek miktarının
büyük ölçüde azaltılması gibi gelişmeler, ancak bu dönüşüm sayesinde mümkün
olabilmiştir. Bu gelişmeler, hem işbölümü sisteminin inşa edilebilmesi
açısından —zira işbölümü ancak nüfusun giderek daha küçük bir kesiminin tüm
toplum için gerekli gıdayı üretebilmesi ölçüsünde ilerleyebilir— hem de reel
ücretlerin yükselişi bakımından vazgeçilmez önemdeydi; çünkü reel ücret
artışı, parasal ücretlerin harcandığı malların —başta gıda ve diğer tarımsal
ürünler olmak üzere— üretim maliyetlerinin ve fiyatlarının düşmesine,
niteliklerinin ise yükselmesine bağlıdır.¹⁵
Elbette, Çitleme Hareketi sürecinde, geleneksel geçim
kaynaklarını yitiren ve bu nedenle haklı olarak tazminat talep edebilecek
durumda olan çok sayıda bireyin, fiilen herhangi bir telafi almadan mağdur
edildiği kabul edilebilir.¹⁶ Ne var
ki Carson’un bu
olguya yönelik derin antipatisi göz önüne alındığında
ironik görünse de,
bu bireylerin hem topraktan ayrılmalarını sağlayarak tarımın daha
verimli hâle
gelmesine katkıda
bulunacak, hem de kendilerine bir tür tazmin
işlevi görecek olası bir yol, onlara “uzaktan
mülk sahibi rantı”ndan pay verilmesi olabilirdi. Şüphesiz, fiiliyatta böyle
bir paylaşım gerçekleşmemiş, bu kişiler toprağı terk etmiş ancak söz konusu
ranttan hiçbir pay almamışlardır.
Bununla birlikte, Carson’un kavrayışı açısından bakıldığında,
böyle bir tazminat düzenlemesi bile, onları ilk etapta topraktan “haksız”
biçimde yoksun bırakmakla en az aynı düzeyde bir başka haksızlık teşkil
edecekti; zira bu, onun nefretle karşı çıktığı uzaktan mülk sahibi rantının
ödenmesini gerektirecekti. Carson’un perspektifinden daha “iyi” bir sonuç ise,
tarımsal üretimdeki verimsiz, Ortaçağ’a özgü yöntemlerin süresiz biçimde
sürdürülmesi olurdu.
Carson’un Mülkiyet Konseptine İlişkin İlave
Tahliller
Nitekim Carson’un yaklaşımı çerçevesinde,
toprağın mevcut kullanıcı-zilyedi aleyhine yöneltilen her türlü tazminat
talebine verilecek en küçük bir tavizin dahi başlı başına bir adaletsizlik
teşkil edeceği sonucu çıkmaktadır. Zira Carson, toprak
mülkiyetinin yegâne meşru dayanağı olarak kullanım ve fiilî zilyetliği
kabul etmektedir. Onun açık ifadesiyle, “bir toprak parçasının fiilî
işgalcisi, o toprağın mülk sahibi sayılır” (Carson, s. 200). Buna göre,
geçmişte o toprağı kullanmış ya da zilyetliğinde bulundurmuş kişilerin mülkiyet
ve tazminata ilişkin taleplerinin, Carson’un nazarında hiçbir hukuki ya da
ahlaki geçerliliği bulunmamaktadır. Zira böyle bir geçerlilik tanındığı
anda, hâlihazırda toprağın fiilî kullanıcısı olmayan diğer kişilerin —örneğin uzaktan
mülk sahiplerinin— iddialarının da aynı ölçüde meşru sayılması kaçınılmaz
olacaktır.
Carson’un mülkiyetin mahiyetine ilişkin bu görüşleri,
savunduğu anarşi tasavvurunu bütünüyle teyit etmekte ve bu tasavvuru fiilen salt
bir düzensizlik ve kaos rejimi olarak temellendirmektedir. O, mülkiyetin
meşru temeli olarak benimsediği işgal ve kullanım ölçütünü, açık ve
tutarlı bir biçimde konutlara ve apartman dairelerine de teşmil etmekte; bu
çerçevede, boş durumdaki konutların evsizler tarafından işgal edilmesini
savunmaktadır. Nitekim kendisi şöyle yazmaktadır: “Devlet, hukukî ilke
olarak mülk sahiplerinin mülkiyet haklarını uygulamakla yükümlü olduğu sürece,
işgalciler tarafından elde edilen herhangi bir kazanım, kalıcı ve anlamlı
sonuçlar doğurmaksızın yalnızca kısa vadeli ve yerel nitelikte kalacaktır. …
Bir kentteki tüm boş ya da terk edilmiş konutlar evsizler tarafından işgal
edilirse, en azından zorla tahliye edilene kadar kısa vadede barınak sağlamış
olurlar. … Bu süreçte işgalciler hareketi, güçlü bir eğitsel ve propaganda
işlevi icra eder; kent sakinleri arasında siyasal bilinç geliştirir; mülk
sahipliğinin yırtıcı karakterine karşı kamuoyunun dikkatini ve sempatisini
seferber eder ve —en önemlisi— devleti ve mülk sahiplerini sürekli olarak
savunma konumunda tutar.” (Carson, s. 377–78)
Carson’un bu konudaki yaklaşımının mantıksal sonuçları, otomobil
hırsızlığının dahi meşrulaştırılmasına kadar uzanmaktadır: Bir kişi Hertz
ya da Avis’ten bir otomobil kiraladığında, fiilî kullanıcı ve zilyet artık
odur; Hertz ya da Avis ise kira talep eden “uzaktan” mülk sahibi konumuna
indirgenmiş olur. Aynı mantık, o anda giyilmeyen bir giysinin —“uzakta”
bulunan— mülk sahibi adına değil, onu fiilen ele geçiren kişi adına meşru
görülmesini de mümkün kılar. Bu ilke tüm mülkiyet biçimlerine
genelleştirildiğinde ise sonuç açıktır: Bir mal, hırsızın fiilî zilyetliğine
girer girmez, Carson’un mülkiyet anlayışına göre artık hırsızın meşru mülkü
hâline gelmiş sayılacaktır.
Carson’un burada kavrayamadığı temel ayrım şudur: Mülkiyet,
bir malın salt fiilî zilyetliği ve kullanımı değildir; bilakis, o malın
zilyetliğini ve kullanımını belirleme yetkisini içeren ahlaki ve hukuki bir
haktır. Toprak söz konusu olduğunda bu hak, doğadaki daha önce sahipsiz bir
toprağın ilk edinim (ilk sahiplendirme) yoluyla mülkiyet altına
alınmasına ve ardından satın alma, satış ve sözleşme işlemleriyle el
değiştirmesine dayanır. Avrupa tarihinde defalarca görüldüğü üzere, daha önceki
mülk sahiplerinden şiddet yoluyla gasp vakaları yaşanmışsa, bu durumda
uygulanması gereken doğru ilke Mises’in (1969) formüle ettiği ilkedir:
“Tüm hakların kökeninin şiddet, tüm mülkiyetin
kökeninin el koyma ya da gasptan ibaret olduğu iddiasını, doğal hukuk
gerekçeleriyle mülkiyete karşı çıkanlarla birlikte gönül rahatlığıyla kabul
edebiliriz. Ancak bu durum, mülkiyetin ortadan kaldırılmasının zorunlu, yararlı
ya da ahlaken meşru olduğuna ilişkin en küçük bir kanıt dahi sunmaz.” (s. 43)
“İktisadî faaliyet istikrarlı koşullar
gerektirir. Geniş kapsamlı ve uzun erimli üretim süreçleri, ancak uyum
sağladıkları zaman aralıkları ne kadar uzun olursa o ölçüde başarılı
olabilirler. Bu ise süreklilik gerektirir ve bu süreklilik, en ağır sakıncalar
doğmaksızın kesintiye uğratılamaz. Dolayısıyla iktisadî faaliyet barışı, yani
şiddetin dışlanmasını zorunlu kılar.” (s. 44)
“Bizler, hukukun yalnızca barışı tesis edici
sonucunu görmekteyiz; ancak hukuk, köken itibarıyla, nasıl ortaya çıkmış olursa
olsun, mevcut durumun tanınmasından başka türlü doğmuş olamaz. Bunun aksi
yöndeki teşebbüsler mücadeleyi yeniden başlatır ve süreklileştirirdi. Barış
ancak, geçici bir mevcut durumu şiddetli müdahalelerden güvence altına alıp,
bundan sonraki her değişikliği ilgili kişilerin rızasına bağlamakla mümkün
olur. İşte mevcut hakların korunmasının —hukukun çekirdeğini oluşturan ilkenin—
gerçek anlamı budur.” (s. 46)
Özel Mülkiyet ve Toprak Rantı
Özel mülkiyetin toprak üzerindeki tesisine ilişkin olarak
vurgulamak istediğim son husus şudur ki, tarımsal ürünlerin ve her türden
madenin üretiminde sürekli ve hızlı artıştan ve dolayısıyla toprak rantının
iktisadî öneminin asgarî düzeye indirgenmesinden doğrudan doğruya sorumlu olan
kurum, tam da bu özel toprak mülkiyeti kurumunun kendisidir (Reisman 1996, s.
310–16). 1750 yılı Britanya’sında servet, esas itibarıyla toprak mülkiyeti ve
ondan elde edilen gelir etrafında yoğunlaşmaktaydı. Aradan yalnızca yüz yıl
geçtiğinde ise servetin ağırlık merkezi imalat ve ticaret alanlarına kaymış;
toprak sahibi aristokrasi, mülklerini ayakta tutabilmek için Amerikan
mirasçıları ile evlenmek zorunda kalacak bir konuma doğru sürüklenmiştir.
Bu dönüşümü mümkün kılan temel etken, özel toprak mülkiyeti
kurumunun radikal ölçüde genişletilmesi olmuştur: Britanya’da bizzat Çitleme
Hareketi; Avrupa kıtasında, Fransız Devrimi’nin ardından feodal toprak
düzeninin yerini hakikî özel mülkiyetin alması ve bunu takiben Napolyon
yönetimi altında Fransa’nın Avrupa’nın büyük bölümünü fethetmesi; hepsinden de
önemlisi, Amerika Birleşik Devletleri’nde Appalachia Dağları’ndan Mississippi
Nehri’nin birkaç yüz mil batısına kadar uzanan toprakların özelleştirilmesi. Bu
gelişmeler, toprağa yönelik uzun vadeli yatırımın teşvik edici temelini
oluşturmuş ve giderek daha verimli üretim yöntemlerinin geliştirilmesini ve
benimsenmesini mümkün kılmıştır.
Bunun sonucu, hem emek birimi başına hem de toprak birimi
başına üretimde muazzam artışlar, tarımsal ve madensel ürünlerin reel
fiyatlarında hızlı düşüşler, çok sayıda kalemin üretiminde kayda değer miktarda
toprağın fiilen üretim dışına çekilmesi ve daha önce betimlenen kitlesel emek
göçünün çiftliklerden kasaba ve şehirlere yönelmesi olmuştur. İşte bu ortamda,
genel iktisadî sistem içinde toprak rantının önemi dramatik biçimde
gerilemiştir.
Bu tarihsel sonuçlar, günümüzde petrol örneği üzerinden de
doğrulanmaktadır. Son otuz beş yıl içerisinde, petrol fiyatını ve üretiminden
elde edilen madencilik rantlarını yükseltme yönünde işleyen güçlü dinamikler
devrede olmuştur; bu durum, petrol sahalarının mülkiyetinin iktisadî önemini
büyük ölçüde artırmıştır. Bu gelişmenin temel nedeni, çevreci hareketin
teşvikiyle, enerji üreticilerinin ve maden yataklarının mülk sahiplerinin mülkiyet
haklarına yönelik devlet müdahalelerinin giderek artmasıdır.
Şu husustan daha açık bir gerçek olamaz: Bu tür müdahaleler
ortadan kaldırılıp özel toprak mülkiyeti kurumu daha da genişletilecek olursa,
petrol ve diğer enerji türlerinin arzında büyük bir artış meydana gelecek;
bunun sonucu olarak da petrol fiyatlarında ve üretiminden elde edilen
madencilik rantlarında keskin bir düşüş yaşanacaktır. Böyle bir politika
değişikliği, hâlihazırda “vahşi yaşam koruma alanları” ve “yabanıl doğa
bölgeleri” olarak sınıflandırılmış sahalarda ve kıta sahanlığında bulunan
petrol yataklarının üretime açılmasını da içerecektir. Aynı zamanda, nükleer
enerji ile açık ocak madenciliği yoluyla kömür üretiminin de önündeki
engellerin kaldırılması anlamına gelecektir.
Petrolün rakibi olan bu enerji kaynaklarının arzındaki artış
ve fiyatlarındaki düşüş, bir yandan petrol talebini aşağı çekerken, öte yandan
bizzat petrol arzındaki artış da petrol fiyatını baskılayacaktır. Bu iki yönlü
etki, neticede petrol üretiminden türeyen rantların keskin biçimde gerilemesine
yol açacaktır.
Carson, Georgistler ile birlikte, toprak rantını asgarî
düzeye indiren şeyin, toprağın özel mülkiyet altında bulunması ve toprak mülk
sahiplerinin mülkiyet haklarına saygı gösterilmesi olduğu gerçeğinin bütünüyle
farkında değildir. Ne var ki kendisi, bu gerçeği zımnen ve açıklama gereği dahi
duymaksızın kabul etmiş görünmektedir; nitekim şu ifadeyi adeta kendiliğinden
ortaya atmaktadır: “On dokuzuncu yüzyıla kadar, toprağın denetimi muhtemelen
emeğin, ücreti kendi ürününden daha azına razı olmaya zorlanmasının en önemli
ayrıcalık biçimiydi. Ne var ki sanayi kapitalizminde, en azından tartışmaya
açık olmak üzere, mülk sahipliğinin önemi para tekelinin önemi tarafından
aşılmış bulunmaktadır.” (s. 219–20)
Öyleyse şimdi, söz konusu para tekelinin sözde meyveleri
olarak sunulan kâr ve faiz konusuna geçebiliriz.
Kâr ve Ücretler: Aralarındaki Fiilî İlişkinin
Mahiyeti
Carson, tüm diğer Marksistlerle birlikte ve
belirtilmelidir ki Böhm-Bawerk dâhil olmak üzere neredeyse her eğilimden
iktisatçıların büyük çoğunluğuyla birlikte, kârı, aksi hâlde ücretlerden ibaret
olacak bir gelirden yapılmış bir kesinti olarak görmekte Adam Smith’i
izlemektedir. Smith’e göre başlangıçta yalnızca ürün üreten,
bu ürünleri ya bizzat tüketen ya da satan işçiler vardı. Gelirin tek alıcıları
işçiler olduğundan, tüm gelirlerin ücretlerden ibaret olduğu varsayılmaktaydı.
Adam Smith şu ifadeyi kullanır: “Emeğin ürünü, emeğin doğal karşılığı ya da
ücretidir.” Ardından da şunu ekler: “[T]oprağın mülk edinilmesinden ve
sermayenin birikiminden önce gelen o ilk durumda, emeğin bütün ürünü işçiye
aittir. Onun paylaşmak zorunda olduğu ne bir toprak sahibi ne de bir efendi
vardır.”
Ne var ki daha sonra toprağın özel mülkiyet hâline gelmesi ve
sermayenin birikmesiyle birlikte, kira ve kâr ortaya çıkar ve Smith’e göre
bunlar, başlangıçta doğal ve haklı olarak bütünüyle ücretlerden ibaret olan
gelirden yapılmış kesintilerdir: “Bu kâr,” der Smith, “[rantın ilk
kesinti olduğu yerde] emek tarafından üretilen üründen yapılan ikinci bir
kesintiyi oluşturur.” Ve ardından şunu ilave eder: “Hemen hemen tüm
diğer emek türlerinin ürünü de benzer biçimde kâr kesintisine tabidir. Zira
hemen bütün sanat ve imalat dallarında işçilerin büyük kısmı, işin
tamamlanmasına kadar kendilerine hammaddeyi, ücretleri ve geçim araçlarını
avans olarak sağlayacak bir efendiye ihtiyaç duyar. Bu efendi, onların emeğinin
ürününden ya da emeğin üzerinde uygulandığı malzemelere kattığı değerden pay
alır; işte onun kârı bu paydan ibarettir.” (Smith 1776, I. Kitap, 8. Bölüm)
Smith’in bu görüşleri Marx tarafından devralınmış; Marx,
Smith’in “ilk durum”unu, “basit dolaşım” kavramıyla ikame etmiştir. Bu
basit dolaşım, C–M–C dizisi ile temsil edilir; yani metaların (C) para
(M) karşılığında satılması ve elde edilen paranın, ilkin metayı satanların arzu
ettiği başka metaların (C) satın alınmasında kullanılması süreci. Bu şemada da
tüm gelirlerin güya ücretlerden ibaret olduğu, rantın, kârın ve faizin
bulunmadığı, herhangi bir “artık değer”in ve emeğin sömürüsünün söz konusu
olmadığı varsayılır. Tıpkı Smith’te kira ve kârın, toprağın mülk edinilmesi ve
sermayenin birikmesiyle birlikte ücretlerden yapılan kesintiler olarak ortaya
çıkması gibi, Marx’ta da bu gelirlerin ortaya çıkışı, **“kapitalist
dolaşım”**ın belirmesiyle ilişkilendirilir. Bu dolaşım M–C–M’ dizisi ile
temsil edilir; yani paranın (M), meta (C) üretmek amacıyla harcanması ve bu
metaların daha büyük bir para meblağına (M’) satılması süreci.¹⁷
Bu düşünce silsilesinin sonunda, Marx’tan bu yana aynı konumu
paylaşan sayısız yazarın ardından Carson da, emeğin “ürününden daha azını
ücret olarak kabul etmek suretiyle mülk sahibi sınıflara haraç ödemeye
zorlandığını” ileri sürmektedir (Carson, s. 211). Belki de burada asıl
dikkat çekici olan husus şudur: Böhm-Bawerk dâhil olmak üzere sömürü teorisinin
neredeyse tüm muhalifleri de, Smith ve Marx’ın kârın, başlangıçta ve doğal
olarak bütünüyle ücretlerden ibaret olan gelirden yapılmış bir kesinti olduğu
yönündeki görüşünü kabul etmektedir. Bu iktisatçılar ile sömürü teorisinin
savunucuları arasındaki fark, yalnızca şu noktadadır: İlki, kârı, zaman
tercihinin işleyişine ve bugünkü malların gelecekteki mallara kıyasla daha
yüksek değerlenmesine dayanan adil bir kesinti olarak görmektedir.¹⁸
Kârın, ister adil ister gayri adil olsun, ücretlerden
yapılmış bir kesinti olduğu düşüncesi, en azından örtük biçimde, kârı sermaye
mallarının üretkenliğinin sonucu olarak gören iktisatçılar tarafından da
benimsenmektedir. Bu, söz konusu iktisatçıların —hemen hemen kaçınılmaz olarak—
sermaye mallarının üretkenliğinin dolaylı biçimde, bu sermaye mallarını üretmiş
olan geçmiş emeğin üretkenliği olduğu ve emeğin gelir biçiminin ücret olduğu
inancını taşımaları ölçüsünde böyledir.
Oysa daha önce başka bir yerde ayrıntılı biçimde savunduğum
üzere, bana göre emeğin asli ve birincil gelir biçimi kâr olup ücret
değildir; kâr, hiçbir anlamda ücretlerden yapılmış bir kesinti sayılamaz
(Reisman 1996, s. 473–98; 1985, yeniden basım, gözden geçirilmiş, 2005). Smith/Marx
çerçevesinin bütünüyle hatalı olduğu kanaatindeyim. İşçiler ürün üretip
sattıklarında, bu ürünler karşılığında elde ettikleri para ücret değil,
satış hasılatıdır. Bu satış hasılatı üzerinden elde edilen herhangi bir net
gelir ise ücret değil, kârdır.
Dahası, Smith ve Marx’ın tahayyül ettikleri, tümüyle “satmak
amacıyla satın almanın” bulunmadığı bir dünya —yani “ilk durum”un ve “basit
dolaşım”ın dünyası— varsayılsa bile, satış hasılatından düşülebilecek hiçbir
parasal üretim maliyeti söz konusu olmayacaktır; zira parasal maliyetler,
satış hasılatını doğurmak amacıyla yapılan parasal harcamaların yansımasından
başka bir şey değildir.
Dolayısıyla bu tür parasal harcamaların yokluğu
hâlinde, satış hasılatının tamamı kârdan ibaret olacaktır. İşte
Smith ve Marx’ın düşündüğünün tam tersine, “ilk durum” ve “basit dolaşım”
koşullarında fiilî durum tam olarak budur. Bu koşullarda bütün gelirler
emeğin geliridir, fakat bu gelirlerin tümü kâr mahiyetindedir;
burada ücret diye bir kategori mevcut değildir. Sermaye mallarına yönelik
harcamalar ve satış amacıyla yapılan üretimde ücret ödemeleri, ancak sermayenin
birikmesi ve kapitalist dolaşımın ortaya çıkmasıyla birlikte başlar.
Kapitalist dolaşımın ortaya çıkışı ise, satış hasılatından düşülmesi gereken parasal
maliyetleri doğuran olgudur.
Bu nedenle Smith, Marx ve onların öğrencisi Carson’un
tezleriyle tam bir karşıtlık içinde, kapitalistlerin, kapitalist
dolaşımın ve kapitalizmin sorumlu olduğu şeyin, kârların ücretlerden herhangi
bir kesinti yoluyla çekip alınması değil; tersine, sermaye mallarına yönelik
talebin ve ücret ödemelerinin bizzat pozitif olarak yaratılması olduğunu
ileri sürüyorum. İşte bu süreç, satış hasılatından düşülmesi gereken parasal
maliyetleri meydana getirir —başlangıçta bütünüyle kâr mahiyetinde olan satış
hasılatından— ve böylece satış hasılatının kârı temsil eden oranında bir
azalmaya yol açar.
Hatta daha da ileri giderek şunu söylemek mümkündür: Bir
iktisadî sistem ne ölçüde “daha kapitalist” ise —tam da Marx’ın M ile M’
arasındaki ilişki anlamında—, satış hasılatını temsil eden M’
karşısında, ücretleri ve sermaye mallarına yönelik talebi içeren M o
ölçüde daha büyüktür. Buna karşılık, kârın oranı —M ile M’ arasındaki farkın,
M’ye ya da M’ye göre nispi büyüklüğü şeklinde anlaşıldığında— o ölçüde daha
düşüktür.
Kârların ücretlerden yapılmış bir kesinti olarak düşünülmesi
ise, kelimenin tam anlamıyla akıl dışı bir tasavvurdur. Ücretler bir maliyettir;
maliyetler ise satış hasılatından yapılan kesintilerdir. Kapitalist
dolaşımın yokluğu hâlinde satış hasılatının tamamı kâr olurdu. Kapitalistler
ücretleri (ve sermaye mallarına yönelik talebi) yaratır ve böylece kârları
azaltırlar; kârları ücretlerden kesmezler.
“İlkel Birikim” Üzerine Carson ve Marx’a Yönelik
Eleştiri
“Basit dolaşım” koşullarında, daha
önce de gösterildiği üzere, ilk M’nin değeri sıfırdır ve dolayısıyla iktisadî
anlamda kapitalizmin derecesi de sıfırdır. Bu düzende ücret ödemesi
yoktur, sermaye mallarına yönelik talep bulunmaz ve buna bağlı
olarak satış hasılatından düşülecek hiçbir parasal maliyet de mevcut
değildir. Bütün gelir kârdır; hiçbir gelir ücret niteliği taşımaz. Böyle
bir toplumda, daha önce sermaye mallarını satın almak ya da üretmek amacıyla
harcanmış bir parasal harcama bulunmadığından, parasal değer cinsinden ifade
edilen yatırılmış sermaye büyüklüğü tanım gereği sıfırdır. Buna karşılık,
payda sıfır olduğu hâlde payda pozitif bir kâr bulunduğundan, sermayenin
getiri oranı matematiksel olarak sonsuzdur; yani sıfır sermayeye bölünen
pozitif bir kâr sonucu ortaya çıkar.¹⁹
Ancak böyle bir toplumsal durum —ya da ona uzaktan dahi
yaklaşan herhangi bir yapı— aşırı yoksulluğun en uç biçimlerinden biri olmak
zorundadır. Üretim, bireylerin yalnızca kendi emekleriyle ve en fazla aile
üyelerinin ya da üretimde ortak olmaya ikna edebilecekleri birkaç kişinin
yardımıyla gerçekleştirebilecekleri faaliyetlerle sınırlı kalır; bundan da daha
önemlisi, başkaları tarafından daha önce üretilmiş emek ürünlerinin satın
alınarak kullanılmasından tamamen yoksun bir üretim söz konusudur. Böyle
koşullar altında yağma ve talanın hiçbir biçimi kimseye kayda değer bir
servet kazandıramaz; zira ortada fiilen yağmalanacak ya da talan edilecek
neredeyse hiçbir şey bulunmaz.
Kayda değer üretim ve
yağma ile talanın anlamlı sonuçlar doğurabilmesi ihtimali, ancak Smith’in “ilk
durum”undaki ve Marx’ın “basit dolaşım”ındaki üreticilerin kapitalist tarzda
davranmaya başlamaları, yani satış hasılatlarının bir kısmını daha önce
üretilmiş emek ürünlerini satın almaya ve yardımcı işçi istihdam etmeye
ayırmaları ölçüsünde ortaya çıkar. Onlar bunu yaptıkları anda, doğal olarak hem
ücret ödemeleri hem de sermaye mallarına yönelik talep doğar;
satış hasılatından düşülmesi gereken parasal maliyetler ortaya çıkar ve
aynı zamanda parasal anlamda yatırılmış sermaye de fiilen oluşur. Bunun
sonucu olarak kâr oranı düşerken, buna karşılık ücretler kârlara nispetle
yükselir.
İktisadî sistem ne ölçüde daha “kapitalist” bir nitelik
kazanırsa, sermaye mallarına yönelik talep tüketim mallarına yönelik talebe
göre o ölçüde artar; aynı şekilde emeğe yönelik talep de tüketim mallarına
yönelik talebe göre o ölçüde yükselir. Bu iki unsur da işbölümünün kapsamını
genişletici yönde etki eder: ilki işbölümünü dikey, ikincisi ise yatay
olarak derinleştirir. Sermaye mallarına yönelik talep, tüketim mallarına
yönelik talebe göre ne kadar artarsa, iktisadî sistemdeki emek ve sermaye
mallarının o kadar büyük bir bölümü, tüketim mallarının üretimi yerine sermaye
mallarının üretimine tahsis edilir. Sermaye malları ise doğrudan ya da
dolaylı olarak tüketim mallarının üretimine hizmet ettiklerinden, bunun sonucu
Böhm-Bawerk’in tanımladığı anlamda ortalama üretim süresinin uzaması
olur.²⁰
Emeğe yönelik talep, tüketim mallarına yönelik talebe göre ne
ölçüde yükselirse, bunun etkisi de üretimin herhangi bir aşamasında görev alan yardımcı
işçi sayısının artması şeklinde ortaya çıkar. Bu iki etken birlikte emeğin
üretkenliğini yükseltir ve nihayetinde emeğin arzına kıyasla tüketim
mallarının arzını artırır. Diğer koşullar sabit kaldığında bunun sonucu, fiyatların
ücret oranlarına göre düşmesi ve buna karşılık reel ücretlerin
yükselmesidir.²¹ Ayrıca, ücret ödemelerinin tüketim mallarına yönelik
talebe göre artması —ki bu, kapitalizmin iktisadî derecesinin yükselmesinin
doğrudan sonucudur— reel ücretlerin yükselmesine etki eden ilave bir neden
teşkil eder (Reisman 1996, s. 621).
Buna karşılık Carson, force ve şiddetin yokluğu hâlinde,
burada kapitalizmin iktisadî derecesinin sıfırın üzerine çıkması şeklinde
betimlediğim gelişme sürecinin doğal yönünün, üretimin her zaman kendi
hesabına çalışan emekçilerin baskınlığıyla karakterize edilmesi olacağına
inanmaktadır. Bu işçilerin, kendi sermayelerini ya da kendi sermaye ve
topraklarını kullanmak suretiyle elde edebilecekleri kazançlar (Carson bunları
kâr olarak adlandırmasa da), onları ücretli işçi olarak çalışmaya ikna edebilmek
için kendilerine teklif edilmesi gereken ücretler açısından yüksek bir alt
sınır oluşturacaktır.
Carson’a göre, günümüzde ücretli çalışmanın ezici çoğunluk
hâline gelmiş olmasının yegâne açıklaması, emekçi kitlelerin topraklarının ve
sermayelerinin devlet eliyle zorla mülksüzleştirilmesi ve bunların az
sayıdaki büyük kapitalist ve toprak sahibi sınıfın elinde yoğunlaştırılmasıdır.
Tarihsel süreç boyunca kitleler hâlinde
insanların, sahip oldukları toprakları ve her ne türden sermayeleri varsa
bunları, şiddet yoluyla gerçekleştirilen mülksüzleştirmeler sonucunda defalarca
kaybettikleri kuşkusuz bir gerçektir. Bu mülksüzleştirmeler, istilacı
yabancı ordular tarafından, komşu feodal derebeyler eliyle, bizzat kendi feodal
efendilerinin yağmacı uygulamalarıyla, kralların, diktatörlerin, sömürge
güçlerinin ve parlamenter demokrasilerin keyfî tasarruflarıyla ve çoğu zaman da
mağdurların kendi kıskanç komşularının tahrikiyle gerçekleştirilmiştir. Bu
tekrar eden mülksüzleştirmelerin sonucu, dünyanın her bölgesinin ve içindeki
her bir bireyin, söz konusu mülksüzleştirmeler hiç yaşanmamış olsaydı sahip
olunacak düzeye kıyasla bugün çok daha yoksul olmasıdır.
Eğer ekonomik liberalizmin, devletin keyfî yetkilerine katı
—ancak yine de kusursuz olmayan— sınırlar getiren çağı, yaklaşık olarak
1800’lerden itibaren değil de 1300’lerden itibaren ortaya çıkmış ve o tarihten
bu yana kesintisiz biçimde sürdürülmüş olsaydı, bugün büyük olasılıkla,
ortalama insanın reel serveti ve geliri, yaşam beklentisi ve hayat
kalitesi, en ileri ülkelerde günümüz koşullarının mağara çağına kıyasla
ulaştığı düzeyi dahi aşan ölçüde bugünkünden çok daha yüksek olurdu.
Bununla birlikte, ekonomik sistemin temel örüntüsünün —yani ücretli
istihdamın kendi hesabına çalışmaya kıyasla baskın hâle gelmesi olgusunun—
bundan kayda değer ölçüde farklı olacağını düşünmek için herhangi bir neden
yoktur. Ücretli çalışmanın baskınlığının asıl sorumlusu, Carson’un ileri
sürdüğü gibi mülksüzleştirmeler ve devletçi müdahaleler değil; kapitalizmin
iktisadî derecesindeki yükseliştir.
Bu yükseliş, beraberinde hem emeğe yönelik talebin
artmasını hem de işbölümünün genişlemesi ve sermaye birikimi sonucu
emeğin verimliliğinin yükselmesini getirmiştir. Bu iki gelişme, bir yandan
ücretli istihdamı daha cazip hâle getirirken, diğer yandan kendi
hesabına çalışmayı giderek daha az cazip kılmıştır. Görece daha fazla
tasarruf eden, dolayısıyla görece daha fazla sermaye ve daha derin bir işbölümü
yardımıyla üretim yapabilen üreticiler, zamanla daha az verimli, küçük ölçekli
ve kendi hesabına çalışan üreticileri rekabet yoluyla piyasadan
silmişlerdir. Daha yüksek verimlilikleri sayesinde kendi üretim
maliyetlerini düşüren bu üreticiler, artan üretimlerinin küçük ve daha yetersiz
rakipleri üzerinde yarattığı daha düşük fiyat düzeylerinde dahi kârlı
kalabilmiş; buna karşılık ikincilerin faaliyetleri giderek kârsız hâle
gelmiştir.
Bunun sonucunda, geniş kitleler hâlinde kendi hesabına
çalışan üreticiler —ya da bu üreticilerin çocukları—, tıpkı köylülerin ve köylü
çocuklarının tarımı terk ederek ücretli ya da maaşlı çalışmaya yönelmesi gibi, birer
birer ve gönüllü biçimde kendi hesabına çalışmayı bırakıp ücretli işçi
olarak çalışmaya başlamışlardır (bkz. yukarıda s. 57).
Yağma ve talan fiillerinin herhangi bir ölçüde anlamlı bir
rol oynadığı durumlarda ise bunların etkisi, Carson’un sandığının aksine
(Carson, s. 120–23, 144–45), bu süreci hızlandırmak veya teşvik etmek değil;
tersine onu yavaşlatmak ve durdurmak, hatta kimi zaman kapitalizmin
daha düşük bir iktisadî derecesine geri dönüşe yol açmak olmuştur. Bunun
nedeni, bu tür fiillerin üretme ve tasarruf etme teşviklerini zedelemesi ve
genel olarak mevcut sermayeyi tahrip etmesidir.
Şurası da doğrudur ki, yer yer devlet müdahaleleri
gerçekleşmiş ve Carson’un da gösterdiği üzere, gerçekte daha verimli olmayan büyük
ölçekli üretim biçimlerini kayıran düzenlemeler yapılmıştır. Ne var ki
devlet müdahalesi, büyük ölçekli üretimin gelişmesini desteklemekten çok daha
yaygın biçimde onun önünde engel teşkil etmiştir: Tasarrufu ve sermaye
birikimini zayıflatan vergi sistemi, tekelleşme karşıtı yasalar,
zincir mağazaların ve büyük mağazaların küçük esnafa karşı rekabetini
sınırlayan düzenlemeler ve ruhsatlandırma mevzuatı bunun başlıca
örnekleridir.
Dolayısıyla, ekonomik sistemin, tipik olarak emeğin,
birlikte çalıştığı üretim araçlarının mülkiyetinden ayrılması şeklinde
tezahür eden temel yapısı, devlet müdahalesinin değil; iktisadî verimliliğin
ve rekabetin bir sonucudur. Gerçekten de büyük ölçekli üretimin ya da büyük
ölçekli mülkiyetin görece daha az verimli olduğu durumlarda, serbest
piyasa mekanizması bunları daha verimli küçük ölçekli üretim ve mülkiyet
biçimleriyle ikame eder. Örneğin, kentlerin daha önce tarım arazisi olan
sahalar üzerine doğru genişlemesi, yüzlerce dönümlük çiftliklerin yüzlerce
küçük imar parseline bölünmesini iktisadî bakımdan kârlı hâle getirir; zira bu
parsellerin toplam değeri, eski tarım arazilerinin değerini açık biçimde aşar.
Aynı mantık çerçevesinde,
tarımsal üretimin bizzat kendisi, mülkiyetin daha küçük ölçeklerde örgütlendiği
bir yapıda —örneğin büyük plantasyonlar yerine küçük çiftlikler üzerinde— daha
verimli olsaydı, bu durumda toprak küçük çiftlikler hâlinde daha yüksek bir
iktisadî değere sahip olurdu; plantasyon sahipleri de topraklarını çiftçilere
satarak maddî bakımdan kazançlı çıkarlardı. Çiftçilerin yoksul ortakçılar ya da
açlık sınırındaki üçüncü dünya köylüleri olmaları dahi bu sonucu değiştirmezdi;
mülkiyet haklarının korunması ve sözleşmelerin etkin biçimde icrası
koşuluyla, büyük toprak sahipleri, topraklarını krediyle satarak uzun yıllara
yayılan anapara ve faiz ödemeleri elde etmek suretiyle, toprağın mevcut
kullanım biçimi altındaki değerini bugünkü değeriyle açık biçimde aşan bir
getiri sağlayabilirlerdi. (Elbette bu varsayım, alıcıların sözleşmeden doğan
yükümlülüklerini inkâr edememelerini ve sözleşmelerin düzenlendiği para
biriminin satın alma gücünün anlamlı ölçüde aşınmamasını önvarsayar.)
Tüm bu açıklamalar ışığında, Carson’un ileri sürdüğü şu
iddianın tamamen temelsiz olduğu açıkça görülmelidir: “Devletin
köylülerin topraklarını gasp etmesi, kentsel proletaryayı örgütlenmekten terör
yoluyla caydırması ve işçi sınıfının kendi kendini örgütlediği alternatif kredi
biçimlerini hukuk yoluyla yasaklaması olmasaydı, işçi sınıfının bu
mülksüzleştirilmiş durumu muhtemelen hiç ortaya çıkmazdı; hatta ortaya çıkmış
olsa bile sürdürülebilir nitelik kazanamazdı.” (Carson, s. 119)²⁵
Oysa daha önce de ortaya konduğu gibi, emeğin topraktan
ayrılmasına yol açan asıl etken, Çitleme Hareketi ya da benzeri tarihsel
süreçler bağlamında işlenmiş olabilecek herhangi bir adaletsizlik değil; tarım
ve madencilikte emeğin verimliliğinin yükselmesidir. Benzer şekilde, emeğin
sermayeden ayrılarak —yani kapitalistlerin mülkiyetinde bulunan sermaye ile
ücretli emekçi olarak çalışması— kurumsallaşmasının nedeni de, bu düzenlemenin
genel olarak daha yüksek bir iktisadî etkinlik sağlamasıdır.
Carson bu olguları bir “burjuva masalı” olarak
küçümsemekte serbesttir (s. 124, 138, 154, 204). Ne var ki bunlar, iktisat
biliminin temel sonuçları tarafından zorunlu olarak ima edilen gerçeklerdir.
Onun “olgu” ve “gerçek dünya”ya ilişkin tasavvuru ise, sermayenin üretim ve
tasarruf yoluyla değil, yağma yoluyla biriktiği ve eğer “devlet
müdahalesi” engel olmasa, sınırsız kredi genişlemesinin adeta sihirli
biçimde sınırsız sermaye yaratabileceği yönündedir —sanki yetersiz
nedenlerden sonuç üretmenin önünde duran şey devlet müdahalesiymiş gibi, sanki
mucizenin kendisini engelleyen de yine devlet müdahalesiymiş gibi.²⁶
Emek ile Sermayenin Ayrışması Üzerine İlave
Değerlendirmeler
Kapitalizm koşulları altında emek ile sermayenin
“ayrışması”na ilişkin başka boyutların da ele alınması gereklidir. Her şeyden
önce, bütünüyle adil bir dünyada dahi, çok sayıda insanın fiilen mülksüz olması
kaçınılmazdır. Eğer başka hiç kimse olmasa bile, bu kişiler, ebeveynleri ne
kadar varlıklı olursa olsun, kendilerine henüz anlamlı bir servet aktarılmamış
olan ve ayrıca bizzat kendi emekleriyle ciddi bir birikim yapacak kadar uzun
süre çalışmamış çocuklar olacaktır. Örneğin bir baba, kendi işinde ya da kendi
çiftliğinde kendi hesabına çalışan bir kimse olabilir; yahut hisse senedi ve
tahvil gibi menkul kıymetlere sahip bulunabilir. Ne var ki, kendisi hayatta
olduğu sürece, bu mülkiyet onun çocuklarının mülkiyeti değildir; meğerki onu
bizzat çocuklarına devretmiş olsun. Başka bir deyişle, çocuklar hayata mülksüz
olarak başlarlar.
Dahası, çocukların önemli bir kısmı çalışma hayatına
başladıktan sonra da az ya da çok uzun bir süre boyunca kayda değer bir
tasarruf yapamayacak; hatta hiçbir zaman tasarruf edemeyecektir. Ayrıca,
ebeveynleri hatırı sayılır ölçüde servete sahip oldukları hâlde, bu serveti
çocuklarına bırakmak yerine örneğin kendi tüketimleri için kullanmayı tercih
eden çok sayıda kişi vardır. Bu tür ebeveynlerin çocuklarının çocukları da çoğu
durumda, bizzat kendi tasarrufları dışında herhangi bir yolla servet edinme imkânına
sahip olmayacaktır.
Bütün bunlara ek olarak, ebeveynlerin birden fazla çocuk
sahibi oldukları ölçüde, çocuklara verilen ya da bırakılan her türlü servetin bölünmesi
zorunluluğu ortaya çıkar. Çocuk sayısı ne kadar artarsa, tek bir çocuğun elde
edebileceği servet o ölçüde azalır; nitekim çocuklardan bazılarının daha fazla
pay alması, zorunlu olarak diğerlerinin daha az pay alması anlamına gelir.
Tarihsel olarak yaygın olan uç bir örnek, en büyük oğlun her şeyi alması, diğer
çocukların ise hiçbir şey alamamasıdır.
Dolayısıyla en elverişli koşullarda dahi, herhangi bir anda
daha fazla ya da daha az ölçüde mülksüz olan ve mülkiyet edinmenin tek yolu
olarak yalnızca kendi kazançları ve tasarrufları bulunan hatırı sayılır sayıda
insan bulunacaktır. Buna, mülkiyetlerini özel suçluların ya da çok daha yaygın
biçimde suçlu devletlerin el koymaları sonucu kaybetmiş olan yine hatırı
sayılır bir kesim de eklenmelidir.
Bununla birlikte, bu kişilerin ister doğuştan mülksüz
olsunlar ister sonradan mülksüzleştirilmiş bulunsunlar, eğer Amerika Birleşik
Devletleri gibi günümüzde dahi en azından yarı-özgür sayılabilecek bir
kapitalist ülkeye doğmuşlarsa ya da böyle bir ülkeye göç edebilmişlerse, çalışma
ve tasarrufu birleştirmek suretiyle mülkiyet edinme imkânına sahiptirler.
Başlangıç koşulları ne denli yoksun ve yoksul olursa olsun, genellikle ne
kendilerinin ne de çocuklarının ya da torunlarının zaman içinde en yüksek
servet ve gelir düzeylerine ulaşmalarını engelleyen yapısal bir bariyer söz
konusudur. Bu durum, Amerika Birleşik Devletleri’nde ülkenin kuruluşundan bu
yana geçerliliğini korumuştur.
Yukarıda belirtilenlerin bir sonucu olarak, kapitalist bir
toplum içinde bireylerin diğer toplum üyelerine kıyasla servet ve gelir
bakımından sahip oldukları göreli konum açısından bakıldığında, son iki-üç
kuşaktan daha eski dönemlere ait bütün devlet müdahaleleri tarihsel açıdan
esasen önemsizdir. On altıncı ya da on yedinci yüzyıllarda, hatta on sekizinci
ve on dokuzuncu yüzyıllarda ve yirminci yüzyılın büyük bir bölümünde işlenmiş
olabilecek her türlü adaletsizlik, günümüzde bireylerin mülkiyet edinme kapasitesini
belirleme bakımından fiilen alakâdışıdır. Carson’un ileri sürdüğü sözde “tarihin
sübvansiyonu” tezi, kapitalist bir ekonominin örgütlenme örüntüsünü açıklama
bakımından sıfır düzeyinde bir açıklayıcılık değerine sahiptir.
Aynı sonuca, bugün hayatta olan herhangi bir kimsenin büyük
dedeleri ve daha eski ataları tarafından kaybedilmiş olabilecek her türlü
mülkiyetin, günümüz kapitalist toplumlarında bireylerin fiilen erişebildiği reel
servet düzeyleri karşısında genellikle son derece önemsiz olduğu gerçeği
kavrandığında da varılır. On yedinci ya da on sekizinci yüzyıla ait bir İngiliz
kulübesinin, ya da o dönemde bir köylünün köy dışındaki tarlalar üzerinde
işlediği birkaç şeridin, avlanma ve balıkçılık haklarıyla birlikte bugüne
taşınıp bir kişiye verilmesinin, o kişinin bugünkü maddî durumunda kayda değer
bir fark yaratması pek mümkün değildir. Bu tür varlıklar, çağdaş ölçütlere göre
son derece cılız bir serveti temsil eder.
Dolayısıyla bir kimsenin atalarının böylesine mütevazı bir
serveti geçmişte kaybetmiş olması, günümüz ortalama işçisinin neden kendi
üretim araçlarıyla çalışmadığının açıklaması olamaz.
Kâr ve İşadamlarının ile Kapitalistlerin Emek
Faaliyeti
Emek ile sermayenin tipik ayrışmasının mevcut olduğu kabul
edilmekle birlikte, son derece önemli ve neredeyse bütünüyle göz ardı edilen
bir bakımdan, emeğin sermayeden aslında hiç de ayrılmamış olduğu bir alanın
bulunduğunu kavramak zorunludur; Carson’un da kuşkusuz tamamen farkında
olmadığı alan tam da burasıdır. Bu, işadamları ile kapitalistlerin emek
faaliyeti olgusudur. Bunlar, Smith’in “ilk durumu”nda ve Marx’ın “basit
dolaşım”ında üretip satan ve ücret değil kâr elde eden işçilerin doğrudan
mirasçılarıdır. Kapitalist bir ekonomide, ürünlerini fiilen üreten ve satanlar
işadamları ve kapitalistlerdir; dolayısıyla kâr elde edenler de onlardır. Onlar
emek icra ederler ve bunu kendi üretim araçlarıyla, ayrıca az ya da çok sayıda
yardımcı işçinin —yani kendi çalışanlarının— emeğinin yardımıyla
gerçekleştirirler.
İşadamları ve kapitalistlerin emek faaliyetinin ve bu
faaliyetin karşılığının ücret değil kâr olması olgusunun en açık biçimde
gözlemlenebildiği alan, tek kişi mülkiyetine dayalı işletmeler ile küçük
ortaklıklardır; zira bu tür işletmelerde mülk sahibi ya da mülk sahiplerinin
fiilen çalıştığı kolaylıkla görülebilir. Modern iktisat teorisi bu tür
vakaların varlığının elbette farkındadır; ancak bunları ve taşıdıkları önemi, fırsat
maliyeti doktrinini kârı ücretlere (ya da ücretler artı zararlar bileşimine) yeniden
sınıflandırmanın temeli olarak kullanmak suretiyle derhâl silikleştirir.²⁷
En az Adam Smith’ten bu yana, emeğin geliri ile ücret
kavramları eşanlamlı kabul edilmiştir. Smith, kârın da —kendi deyimiyle
“denetim ve yönlendirme emeğinin” (labour of inspection and direction)— emeğe
atfedilebilecek bir gelir türü olabileceği ihtimalini kısaca ele almış, ancak
Marx’tan farklı olarak, kârların yatırılan sermaye miktarıyla değiştiğini
gözlemlediği için bu düşünceyi çabucak reddetmiştir. Ayrıca Smith’e göre
kârlar, söz konusu “denetim ve yönlendirme emeğinin miktarıyla, zahmetiyle ya
da yaratıcılığıyla hiçbir orantı içinde değildir” (Smith 1776, I. Kitap, 6.
Bölüm).
Smith’in bu son iddiası, yüzeyde dahi bakıldığında apaçık
biçimde saçmadır. Kârlar, gerçekte, işadamları ve kapitalistlerin sermayelerini
kullanırken sergiledikleri emek faaliyetinin miktarı, zorluğu ve her şeyden
önce yaratıcılığıyla doğrudan doğruya bağlantılı olarak değişir. Bir işadamı ya
da kapitalist ne kadar yaratıcıysa, ürettiği ürünler o ölçüde daha nitelikli ve
iktisadî bakımdan daha verimli üretilebilir nitelikte olur; bunun doğal sonucu
olarak da kârları, yaratıcılık bakımından daha zayıf girişimcilere kıyasla daha
yüksek olma eğilimi gösterir. Emek miktarı ve bu emeğin taşıdığı zorluk
derecesi arttıkça, yaratıcılık ve dolayısıyla yatırımların kârlılığına ulaşma
ihtimali de artar.
Kârların, yaratıcılık derecesi sabit varsayıldığında,
yatırılan sermayenin büyüklüğüne göre de değiştiği doğrudur. Ancak bu olgu,
kârları işadamının ya da kapitalistin emek faaliyetine atfetmeyi reddetmek için
hiçbir gerekçe teşkil etmez. Üstelik emeği tüm servetin kaynağı olarak gören
Adam Smith’in, bu tür bir atfı reddedecek son kişilerden biri olması gerekirdi.
Zira ürün, kullanılan üretim araçlarının büyüklüğüne bağlı olarak nicelik
bakımından değişse bile, daima emeğe atfedilmelidir.
Nitekim üç farklı işçinin çukur kazdığını varsayalım: ilki
çıplak elleriyle, ikincisi sıradan bir kürekle, üçüncüsü ise buharlı bir
ekskavatörle çalışsın. Üç durumda da, boyutları ne kadar farklı olursa olsun,
ortaya çıkan çukurlar bir işçinin emek faaliyetinin ürünüdür. Her üç durumda da
çukuru kazan şey, işçinin kendisidir; zira her üç durumda da amaca yönelen
iradeyi, yönlendirme ve denetleme yetisini sağlayan bilgi ve bilinç işçiye
aittir.
İşadamı ve kapitalist bakımından da durum tamamen aynıdır.
Onun emeği, özünde ve esas itibarıyla entelektüel bir emektir; yani düşünme,
planlama ve karar alma faaliyetinden ibaret olan bir emektir ve bu nitelik,
faaliyetin icra edildiği ölçek büyüdükçe giderek daha münhasır bir karakter
kazanır. Onun sermayesi ise, tasarılarını hayata geçirmek ve amaçlarını
gerçekleştirmek üzere yardımcı işçileri istihdam etmesinin ve donatmasının
aracıdır. Sermayesi ne kadar büyükse, fikirlerini uygulayabileceği ölçek de o
ölçüde büyür ve buna bağlı olarak elde edeceği sonuçlar da o ölçüde kapsamlı
olur.
Kârı sermayesiyle orantılı olarak kazanması ne şaşırtıcıdır
ne de herhangi bir biçimde, onun işletmesinin amaçlarını belirleyen ve en üst
düzeyde yönlendirici ve düzenleyici aklı sağlayan kişi olarak asıl üretici
olduğu gerçeğini zedeler. Onun işletmesinin ürünleri, çalışanlarının değil, kendisinin
ürünleridir; tıpkı Amerika’nın keşfinin gemi mürettebatına değil Kristof
Kolomb’a, Austerlitz zaferinin askerlere değil Napolyon’a, Amerika Birleşik
Devletleri’nin dış politikasının ise Dışişleri Bakanlığı çalışanlarına ve
elçilik personeline değil, Başkan’a (ya da Başkan ile sınırlı sayıdaki kilit
danışmanına) atfedilmesi gibi.
Buradan şu sonuç doğmaktadır ki, “emeğin bütün ürüne —ya da
bütün ürünün değerine— hakkı olduğu” iddiası, kapitalizm altında her gün fiilen
gerçekleşmektedir: İşadamları ve kapitalistler yahut onların sahip oldukları
şirketler, müşterileri tarafından, kendi —yani işadamlarının ve
kapitalistlerin— ürünleri karşılığında ödeme almakta; bu ürünlerin üretiminde
kendilerine yardımcı olanların katkıları ise, işadamları ve kapitalistler
tarafından ödenen ücretlerle eksiksiz biçimde karşılanmaktadır.
Eğer toprak rantının ödenmesi ya da işletmenin yönetiminde
fiilî olarak yer almayan, az çok pasif yatırımcılara temettü veya faiz ödenmesi
dolayısıyla herhangi bir emek sömürüsü söz konusu olsaydı, bu sömürü,
ücretlilerin değil, bizzat işadamları ve kapitalistlerin emeğinin bu kesimler
tarafından sömürülmesi anlamına gelirdi. Zira toprak rantını, temettüleri ve
faizleri ödeyenler ücretli emekçiler değil, işadamları ve kapitalistlerin
kendileridir.
Ne var ki bu gelirlerin ödenmesi, herhangi bir emek sömürüsü
teşkil etmez. Zira bu ödemeler, kullanılan toprak ya da ilave sermayenin,
kullanım karşılığında ödenen gelirlerden daha fazla bir kâr artışı sağlayacağı
ve böylece net bir kazanç kaynağı olacağı yönündeki makul beklentiye
dayanılarak yapılır.
Ayrıca rantlar, temettüler ve faizler, bizzat emeğin ürünü
olarak da kazanılabilir —nitekîm çoğu durumda, araziye, hisse senetlerine veya
tahvillere yapılan yatırımlarını dikkatle planlayan, izleyen ve yöneten
kişilerin emek faaliyetinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu tür araştırma,
inceleme ve takip faaliyetlerine sarf edilebilecek emek bakımından herhangi bir
üst sınır yoktur; üstelik bu alanda harcanan emek ne kadar yoğun olursa, başarı
ihtimali de o ölçüde artar.
Ücretli Emekçilerin Mülksüz Olmasının İktisadî
Bakımdan İlgisizliği
Carson, ücretli emekçilerin mülksüz oluşu meselesine büyük
bir ağırlık atfetmekte; bunun onların sömürülmesini mümkün kılan temel unsur
olduğunu ve bu mülksüzlüğün geçmişte de günümüzde de devlet müdahalesinin bir
ürünü bulunduğunu ileri sürmektedir (Carson, s. 92, 122, 219–224, passim). Oysa
bizim daha önce de gördüğümüz gibi, geniş ölçekli mülksüzlük basitçe kaçınılmaz
bir olgudur; eşyanın tabiatından kaynaklanmaktadır. Şimdi ayrıca, mülksüz
olmanın, kapitalizm koşulları altında işçilerin elde ettikleri ücret düzeyi
bakımından da iktisadî açıdan tamamen ilgisiz bir faktör olduğunu görmekteyiz.
Mülksüzlük ile sözde “sömürü”ye maruz kalma arasındaki bağ,
kuşkusuz, bu durumda işçilerin gerekirse asgari geçim düzeyine kadar düşen
ücretlerle çalışmaya razı olacakları varsayımına dayanmaktadır. Anlamlı bir
mülkiyetin sağlayacağı birikim rezervlerine sahip olmayan ve açlıktan ölmemek
için çalışmak zorunda olan işçilerin, ne kadar düşük olursa olsun, işverenlerin
kendilerine sunduğu koşulları kabul etmekten başka bir çarelerinin bulunmadığı
düşünülmektedir. Bu görüşe göre işçilerin işverenlerin koşullarına karşı
direnci, ancak ücretlerin asgari geçim düzeyinin altına düşmesi hâlinde ortaya
çıkabilecek; bu durumda da işçiler, çalışarak değil, dinlenerek açlıktan ölmeyi
tercih edeceklerdir. Aynı zamanda, her alıcıda olduğu gibi işverenlerin de
—diğer tüm koşullar eşitken— daha az ödemeyi tercih eden çıkar güdüsünün,
sendikalar ve asgari ücret yasaları gibi engelleyici unsurlar bulunmadığı
takdirde, ücretleri fiilen asgari geçim düzeyine kadar aşağı çekeceği
varsayılmaktadır.
İşte sömürü teorisini ilk bakışta makul gösteren düşünce
zemini bu varsayımlardan oluşmaktadır. Ne var ki Böhm-Bawerk’in, yeterince
bilinmeyen bazı çözümlemeleri bu doktrinin inandırıcılığını bütünüyle ortadan
kaldırmaktadır. Böhm-Bawerk, fiyatların belirlenmesinde “marjinal çiftler”
doktrinini ortaya koyduktan sonra, işbölümüne dayalı bir toplumda malların
görece az sayıdaki üretici tarafından son derece büyük ölçeklerde üretildiğini
ve bu durumda satıcıların arz ettikleri mallara atfettikleri marjinal faydanın
tipik olarak sıfır olduğunu göstermiştir; buna bağlı olarak da satıcıların
marjinal çiftinin değer yargılarının fiyat oluşumu bakımından önemsiz hâle
geldiğini ortaya koymuştur. Böhm-Bawerk’e göre fiyatlar, çoğu durumda, yalnızca
alıcıların marjinal çifti tarafından belirlenen sınırlar içinde oluşur. Arz,
alıcıların marjinal çiftinin değer yargılarının neye kadar uzanacağını
belirleyen miktar bakımından hayati öneme sahiptir; ancak arzın değeri,
satıcılardan değil, alıcılar cephesinden kaynaklanmaktadır.²⁸
Böhm-Bawerk ayrıca, emeğin zahmetinin (disutility of labor)
de fiyat oluşumu bakımından ilgisiz olduğunu göstermiş; belirleyici unsurun,
emek arzının sınırlılığı ile alıcıların —yani işverenlerin— emeğin marjinal
birimine ve marjinal ürününe atfettikleri değer olduğunu ortaya koymuştur.²⁹ Başka bir deyişle, Böhm-Bawerk’e göre ücret oranları, emeğin
kıtlığı ile işverenlerin emek hizmetleri için yürüttükleri rekabetin bileşimi
tarafından belirlenir. Ücretler, marjinal işveren için emeği istihdam etmeyi
kârlı kılacak kadar düşük olmak zorunda olduğu gibi, aynı zamanda ilk alt-marjinal
(submarginal) işveren için istihdamı kârsız kılacak kadar da yüksek olmak
zorundadır; zira emek arzı, onun talebini karşılamaya artık yetmemektedir.
Buradan şu sonuç zorunlu olarak ortaya çıkmaktadır: Bütün
ücretli emekçilerin tamamen mülksüz olmaları ve asgari geçim düzeyinde
çalışmaya razı olmaları dahi, fiilen elde edecekleri ücret düzeyi bakımından
iktisadî açıdan tamamen önemsizdir. Onların ücretleri, tam istihdam noktasına
karşılık gelen düzeyin altına inemez. Zira ücretlerin bu noktanın altına
düşmesi, bir emek kıtlığına yol açar; bu durumda emekten mahrum kalan
işverenlerin kendi çıkarları gereği ücretleri yükselterek, daha düşük ücret
ödeyen rakip işverenlere karşı rekabet etmeleri kaçınılmaz hâle gelir.³⁰
Kapitalistlerin Üretim Araçlarından Doğan Çift
Yönlü Fayda
Kapitalistlerin sermayesi ile emeğe yönelik karşılıklı
rekabetleri, bireylerin kendi mülkiyet durumlarından bağımsız olarak ücretli
emekçi olarak refaha erişmelerini mümkün kılan temel unsurdur. Kapitalistlerin
sayısı arttıkça ve sermayeleri büyüdükçe, emeğe olan talep de artar; buna
paralel olarak ücret düzeyleri yükselir. Ücretlere rekabetçi bir taban
oluşturan şey, yaygın bir biçimde sanıldığı gibi, kişinin kendi üretim
araçlarını kullanarak kâr elde etme imkânı değildir; bilakis, çoğu durumda ücret
geliri elde etme imkânı, kârlara rekabetçi bir taban teşkil eder. Vakaların
büyük kısmında insanlar kendi işlerini kurmazlar; zira bunu yaptıklarında elde
edecekleri kâr, bir başkasının yanında çalışarak kazanabilecekleri ücret
gelirinden daha düşük olacaktır.
Buna ek olarak, ücret elde etme imkânı, ev içi üretimin
yaygın olduğu dönemlerde sıkça rastlanan aile fertlerinin emeğinin
sömürülmesini de önleyici bir işlev görür. Kapitalistlerin sermayesinden
ücretli emekçilerin sağladığı fayda, yalnızca onların ücretli emekçiler
sıfatıyla elde ettikleri kazançlarla sınırlı değildir; aksine, uzun vadede çok
daha önemli olmak üzere, tüketiciler sıfatıyla da gerçekleşir. Bu olgunun
gereğince anlaşılabilmesi için, Mises’in son derece sade olduğu kadar
derinlikli olan devrimci bir önermesinin kavranması gerekir: Üretim
araçlarından yararlanmak için onların **mülkiyetine sahip olmak zorunlu
değildir; asıl gerekli olan, bu araçların ürünlerini satın alabilecek konumda
olmaktır.**³¹
Ücret ödemeleri, kuşkusuz, bu imkânı sağlar; üstelik daha
önce açıklanan anlamda bir iktisadî kapitalizm derecesi ne kadar yüksekse, bu
imkân da o kadar genişler. Ücretli emekçiler, ürünleri satın alabildikleri
ölçüde, bu ürünlerin üretiminde dolaylı ya da doğrudan kullanılan bütün üretim
araçlarının sağladığı faydadan fiilen yararlanmış olurlar. Örneğin:
“Kahve içebilmek için Brezilya’da bir kahve plantasyonuna,
bir okyanus gemisine ve bir kahve kavurma tesisine sahip olmam gerekmez; oysa
bunların tümü bir fincan kahvenin masama gelmesi için zorunlu olarak
kullanılmak zorundadır. Yeter ki bu üretim araçlarının mülkiyeti başkalarına
ait olsun ve onlar bunları benim için işletsin.” (Mises 1969, s. 41)
Ücretli emekçilerin ve genel olarak bütün tüketicilerin
kapitalistlerin üretim araçlarından bu yolla sağladıkları fayda ilerleyici
(progressive) bir nitelik taşır. Kapitalistler, tüketicilerin sınırlı satın
alma gücü için birbirleriyle rekabet hâlindedir. Bir kapitalist, bu satın alma
gücünün daha büyük bir kısmını kendi ürünlerine yönlendirmek istiyorsa,
ürünlerini ya daha nitelikli hâle getirmek ya da daha düşük maliyetle üretmek,
dolayısıyla daha düşük fiyatla satabilmek zorundadır. Bu tür yenilikler, üstün
(premium) kârların kaynağını oluşturur. Ancak bu üstün kârlar, yenilik sektörün
geri kalan üreticileri tarafından henüz benimsenmemiş olduğu sürece varlığını
sürdürebilir. Bu benimseniş gerçekleştiği anda rekabet, ürünün niteliği için
talep edilen üstün fiyatı ortadan kaldırır ve fiyatı, ürünün artık düşmüş olan
üretim maliyetini yansıtacak düzeye indirir.
Bunun sonucu olarak tüketiciler —her şeyden önce de ücretli
emekçiler— daha iyi nitelikli ürünleri daha düşük fiyatlardan satın alabilir
duruma gelir ve böylece reel ücretlerinden sürekli bir artış sağlarlar.
Aralarına giderek ücretli emekçilikten girişimciliğe geçen bireylerin de
katıldığı kapitalistler arasındaki kesintisiz rekabet, bu sürecin sonsuz bir
tekrarla yıl be yıl yeni ve daha ileri ürünlerin giderek düşen reel fiyatlarla
piyasaya çıkmasına yol açar; parayla ödenen ücretlerin satın alma gücü bu sayede
sürekli olarak artar.³²
Bu çözümlemenin, kapitalizm altındaki büyük sanayi
servetlerinin değerlendirilmesi bakımından son derece önemli sonuçları vardır.
Böyle bir servetin oluşabilmesi, uzun bir zaman dilimi boyunca yüksek bir kâr
oranının elde edilmesini ve elde edilen kârların çok büyük bir bölümünün tasarruf
edilerek yeniden yatırıma yönlendirilmesini gerektirir. Servetin büyümesi,
yalnızca bu tasarrufların bir önceki yılın sermayesine oranı ölçüsünde
mümkündür. Uzun süreler boyunca yüksek kâr oranlarının korunabilmesi ise neredeyse
daima tekrarlanan yeniliklerin hayata geçirilmesini zorunlu kılar; zira
rekabet, tek bir yeniliğin sağladığı üstün kârlılığı zamanla kaçınılmaz olarak
ortadan kaldırır.
Dolayısıyla büyük servetler, kökenleri itibarıyla ürün
kalitesinde ve/veya üretim verimliliğinde gerçekleştirilen önemli yeniliklerin
ampirik kanıtlarıdır. Ayrıca daha önce de gösterildiği üzere, bu yüksek
kârların tasarruf edilip yeniden yatırıma yönlendirilmesi —yani sermayeye
eklenmesi— hem emeğe olan talebi artırır hem de üretilen malların arzını
genişletir. Buradan çıkan sonuç şudur: Kapitalizm altında büyük sanayi
servetleri, gerek doğuşları gerekse kullanım biçimleri bakımından, genel
iktisadî refaha yapılmış büyük katkıların açık bir göstergesidir; buna,
sistemin en geniş tüketici kitlesini oluşturan ücretli emekçilerin iktisadî
refahı her şeyden önce dâhildir.
Henry Ford’un kariyeri, böyle bir servetin anlamını
göstermeye elverişli bir örnek olarak alınabilir. Ford, Ford Motor Company’yi
1903 yılında 25.000 dolarlık bir sermayeyle kurmuştur. 1946’daki ölümünde
kişisel serveti yaklaşık 1 milyar dolar düzeyindeydi. 25.000 doların 1 milyar
dolara dönüşmesi, hareketli montaj hattı ve seri üretime dayalı
değiştirilebilir parçalar gibi büyük yenilikler temelinde elde edilen kârlardan
kaynaklanmıştır. Bu yenilikler, Ford’un şirketini kurduğu dönemde 10.000 dolara
satılan otomobillerden daha nitelikli bir otomobili 1920’lerde 300 dolara kârlı
biçimde üretebilmesini mümkün kılmıştır.
Üstelik Ford’un giderek artan kişisel serveti, yıl be yıl
şirketin fabrika ve makinelerine yatırılmış; üretime başladığı tek, ilkel, ahır
benzeri yapının yerini daha sonraki yıllarda Ford Motor Company’nin son derece
gelişmiş ve devasa üretim tesisleri almıştır. Bu suretle Ford, büyük bir
serveti hem yaratmış hem de kazanmış; bu servetin ezici çoğunluğunu ise insanlığın
geniş kesimlerine fayda sağlayacak biçimde kullanmıştır.
Ford örneğiyle tipikleşen; olumlu ve üretken bir katkı
temelinde inşa edilen ve ardından bu katkıların sağladığı faydanın insanlığın
geri kalanına yayılmasında kullanılan servet edinme süreci, feodal soyluların
konumuyla simgelenen iktisadî eşitsizlik türüyle mahiyet itibarıyla tamamen
karşıt bir karaktere sahiptir. Ford ve diğer büyük sanayicilerin servetleri,
üretken katkılara dayanmış ve insanlığın geri kalanı için somut bir faydayı
temsil etmişken; feodal aristokratların zenginliği, serfleri zor kullanarak
toprağa bağlama ve onları vergiler ile diğer cebrî yükümlülükler yoluyla
yağmalama pratiğine dayanmıştır.
Servetin kapitalist yaratıcılarını, yağma ve talanla meşgul
feodal baronlarla özdeş tutmaktan daha haksız çok az tasvir düşünülebilir. Ne
var ki Carson yalnızca tam olarak bunu yapmakla kalmamakta; üstelik
aralarındaki sözde “özsel benzerliği” güçlendirmek adına, feodal aristokrasinin
aşağı yukarı kapitalistler sınıfına dönüştüğünü dahi iddia etme cüretini
göstermektedir (Carson, s. 180–181).
İlave Safsatalar: Sözde Eksik Tüketim ve Aşırı
Üretim İddiaları
Carson, tamamen asılsız olan eksik tüketim (underconsumption)
ve aşırı üretim (overproduction) doktrinlerini, bunların zorunlu bir uzantısı
olarak da, sözde yetersiz iç talep sorununu çözmek üzere emperyalist bir
politika gerekliliğine duyulan inancı ileri sürmektedir (Carson, s. 239–242,
278–283).³³ Bu doktrinleri ilk kez, 1890 bunalımı bağlamında gündeme
getirdiğinde, bunların işleyişini “‘düzenlenmemiş’ ya da ‘rekabetçi’ piyasanın
değil, Whig–Cumhuriyetçi devlet kapitalizmi müdahalesinin bir sonucu” olarak
gördüğü izlenimini vermektedir (Carson, s. 240). Daha sonra ise, bir noktada,
bu birbirine taban tabana zıt doktrinleri savunmasına rağmen, Say Yasası’nı
inkâr etmediğini dahi iddia etmekte ve “Say Yasası yalnızca serbest piyasada
geçerlidir” demektedir (s. 299).
Carson, piyasanın neden serbest olmadığını açıklarken şöyle
yazmaktadır: “Devlet, üretimin —kartelleşmiş fiyatlar üzerinden— özel talep
tarafından soğurulabileceği sınırın ötesinde bir ölçekte sermaye birikimini
teşvik eder; bu nedenle sermaye, söz konusu fazlalığın elden çıkarılmasında
Devlete dayanır” (ibid.). Bu pasajın açıkça gösterdiği üzere, Carson’ın
piyasanın serbest olmamasına dair tasavvuru, büyük ölçekli sermaye birikimini
teşvik eden sözde bir devlet müdahalesini de bu kapsama dâhil etmektedir. Oysa
kendisi burada, artan oranlı gelir vergisini, kurumlar vergisini, miras ve
bağış vergilerini, sermaye kazancı vergisini, kronik enflasyonu, kronik bütçe
açıklarını ve sosyal güvenlik sistemini bütünüyle göz ardı etmektedir; hâlbuki
bu unsurların tümü, sermaye birikimini son derece ciddi biçimde sınırlayıcı
etki göstermektedir. (Nitekim on dört sayfa sonra, “eksik birikim krizi”nden
söz ederek fiilî duruma kısmen de olsa temas eder.)
Aynı ölçüde absürd olan bir başka husus da şudur: Carson,
“kartelleşmiş fiyatlar”dan söz ederek, piyasada soğurulabilecek çıktı
miktarının üretilen miktara ulaşamamasının nedenini burada ima etmekte; buna
rağmen, fiyatların bu düzeyde yüksek kalmasının en baskın ve belirleyici
kaynağını, yani ücretleri yükseltmeyi amaçlayan devlet müdahalelerini,
kitabının hiçbir yerinde anmamaktadır. Oysa eserin erken bölümlerinde kendisi
bizzat fiyatlar ile maliyetler arasındaki ilişkiyi vurgulamakta; bu ilişki
doğruysa, daha düşük ücretlerin daha düşük fiyatlara yol açacağını, bunun da
mallara ve emeğe olan talebi genişleteceğini ve böylece işsizliğin ortadan
kalkacağını zorunlu olarak ima etmektedir. Buna rağmen, kitabında “işsizlik”
kelimesi üzerinden yapılan bir bilgisayar taraması, bu tür devlet
müdahalelerinin işsizliğin nedeni olarak tek bir yerde dahi zikredilmediğini
ortaya koymaktadır. Buna karşılık tarama, Carson’ın şu ifadesini ortaya
çıkarmaktadır: “İşçi–mülk sahibi için yaşam standardında bir iyileşme yerine, artan
verimlilik mülk sahibi için kazanılmamış servet, işçi için ise işsizlik
doğurur” (Carson, s. 351).
Carson, kitabı boyunca serbest piyasalara destek verdiğine
dair tüm gevezeliğine rağmen, ücretleri yükseltmeye yönelik devlet
müdahalelerini istikrarlı biçimde savunmakta; bunu da en azından ortalama
ücretlinin yaşam standardını artırdığı imasıyla yapmaktadır. Nitekim örneğin şu
ifadeyi kullanmaktadır: “Korporatif liberal sosyal uzlaşmadan doğan emeğin
artan pazarlık gücü, işçilerin tükettikleri ürün payını artırmaktadır.” Ayrıca
James O’Connor’un Accumulation Crisis adlı eserinden, hiçbir itiraz
kaydı düşmeksizin şu pasajı alıntılamaktadır:
“Krizler sırasında ücret indirimlerine karşı işçi direnci,
sendikaların talebi genişleten tamamlayıcı işsizlik yardımlarını uygulamaya
koyması, çalışma saatlerini kısaltan ‘istihdam yaratıcı yardımlar’, tüketici
kredisinin genişlemesi, erken emeklilik ve artırılmış emekli maaşları ile
üretimin rasyonelleştirilmesine karşı taban direnci gibi etkenler, istihdamı ve
işçi sınıfının ücret mallarına yönelik talebini artırmıştır” (Carson, s.
313–314).³⁴
Carson’ın eksik tüketimcilik ve sözde aşırı birikim
anlayışına geri dönüldüğünde, kendisi ve diğer Marksistler şunu basitçe
kavrayamamaktadır: Ortalama ücretlinin asla bireysel olarak biriktiremeyeceği
ölçekte sermaye biriktiren kapitalistler, tam da bu olgu sayesinde ortalama
ücretlinin yaşam standardını yükseltmektedir. Zira daha önce gösterildiği üzere
bu sermaye, ücretlilerin sattıkları emeğe olan talebin de, satın aldıkları
tüketim mallarının arzının da kaynağıdır. Kapitalistler sermayeyi giderek daha büyük
ölçekte biriktirir ve bu temel üzerinde hem emeğe olan talebi hem de tüketim
mallarının arzını sürekli artırırlar; bunun sonucu olarak reel ücretler ve
ortalama yaşam standardı kesintisiz biçimde yükselir.
Carson ve diğer Marksistler ise ücretlilerin tüketiminin
kapitalistler tarafından keyfî ve kalıcı biçimde asgari geçim düzeyine
sabitlendiğini, bunun üzerinde üretilen hemen her şeyin kapitalistler
tarafından tasarruf edilip biriktirildiğini ve bu birikimin, ücretlilerin
yalnızca asgari geçimini karşılayan malların üretimi dışında yatırıma
yönlendirilebileceği bir alan bulunmadığını varsaymaktadırlar.³⁵ Bu sözde durum, kapitalistlerin yatırımlarını ve üretimlerini yöneltecek alternatif çıkış
alanları aramalarına yol açan etken olarak sunulur. Bu çerçevede
kapitalistlerin, hem tüketim mallarını hem de sermayeyi soğurabilecekleri
umuduyla dış pazarlara yöneldikleri ileri sürülür. Bu, “ihracata bağımlı
tekelci kapitalizm” diye adlandırılan durumdur.³⁶
Elbette ihracatı ve yurtdışına yatırımı bu gerekçeyle
yüceltenler, buna paralel olarak ithalatı ve yurtdışından yatırımı da mahkûm
etmek zorundadırlar; zira bunları sözde iç aşırı üretim ve aşırı birikim
sorunlarını daha da ağırlaştıran unsurlar olarak algılarlar. Arzuladıkları
ideal düzen, ithalat olmaksızın mal ve sermaye ihracıdır. Bu düzen, iddia
edilen sorunları çözecek ve insanın servetini karşılıksız biçimde başkalarına
vermesiyle elde edilebilecek tüm refahı mümkün kılacaktır. Ne var ki hedeflenen
dış pazarların bulunduğu ülkeler, kendilerine hiçbir maliyeti olmayacak bu
ihracı kabul etmeye gönüllü değildir ve zorla kabul ettirilmek understanding
zorundadırlar. İşte emperyalizm politikası buradan doğar.
Farklı devletlerin emperyalist politikaları birbiriyle
çatıştığında ise, bu akıl dışılıktan, savaşın ekonomik bakımdan avantajlı
olduğu yönündeki daha büyük akıl dışılığına geçmek yalnızca bir adım
meselesidir; zira savaşın, kişinin mallarını ve sermayesini karşılığında hiçbir
şey almadan başkalarına vermesini güvence altına aldığı ölçüde ekonomik fayda
sağladığına inanılır.³⁷
Genel Değerlendirme ve Sonuç
Carson’un kitabı, laissez-faire kapitalizmin devlet
müdahalesine dayandığı yönündeki kendi içinde çelişkili bir tezi kanıtlamaya
teşebbüs etmektedir. Bu iddiasının dayanağı ise, devlet müdahalesinin gönüllü
kira sözleşmelerinin icrasında ve hırsızlığın cezalandırılmasında mevcut
olduğu; ayrıca bankacılık sisteminin, faiz oranlarını sıfıra yakın düzeylere
kadar indirip orada kalıcı biçimde tutacak sınırsız bir kredi genişlemesi
yürütememesi olgusudur. Bu sözde devlet müdahaleleri, Carson açısından ücretli
emekçiler dışındaki kesimlere yönelen gelirlerin sözde temeli olarak
sunulmaktadır.
Carson esas itibarıyla bir Marksisttir ve kitabı, yüzyıllar
önceki sözde “ilkel birikim” adaletsizliklerinden günümüzdeki sözde “aşırı
birikim” ve “aşırı üretim” krizine kadar uzanan, kapitalizme yönelik cahilane
Marksist tiratlarla doludur. Bu çerçevede, yine iddia edildiği üzere, sözde
sermaye ve mal fazlalarının boşaltılabileceği yabancı pazarları güvence altına
almak için emperyalist bir politika izleme zorunluluğu doğmuştur. Devlet
müdahalesinin hasmı olduğunu ileri süren Carson, diğer Marksistler gibi,
devletin sendika yanlısı yasalar ve asgari ücret mevzuatı gibi düzenlemeler
yoluyla —sözde “emeğin pazarlık gücünü artırarak”— ve ayrıca kapitalistlerin
gelirlerini vergilendirerek, işçi kitlelerinin yaşam standardını
yükseltebileceği varsayımını sorgusuz sualsiz kabul etmektedir.
Carson’un iktisadî kavrayış düzeyi, sendikaların işsizliğe
yol açtığı olgusundan bütünüyle habersiz görünmesi ve buna karşılık işsizliğin
emeğin verimliliğindeki artıştan kaynaklandığına inanması ile açıkça ortaya
çıkmaktadır.
Bununla birlikte, olumlu bir yön olarak, Carson’un kitabı,
günümüz solunun kayda değer bir kesimi içinde dolaşımda bulunan safsataların
son derece temsilî bir örneklemini sunmaktadır. Aynı zamanda bu eser,
kapitalizmin savunusu açısından üç temel ve hayati ilkenin açık biçimde ortaya
konulması için de bir vesile teşkil etmiştir:
(1) Ricardocu toprak rantının iktisadî öneminin asgarî düzeye
indirilmesi için zorunlu olan şey, tam da toprağın özel mülkiyeti ve toprak
mülk sahiplerinin mülkiyet haklarına saygıdır.
(2) Ücretler değil, kâr, emeğin aslî ve birincil gelir
biçimidir; ayrıca iktisadî sistem, Marx’ın sözde kapitalist dolaşımı —yani
M–C–M′ dizgesi— bakımından ne ölçüde
kapitalistleştikçe, reel ücretler o ölçüde
yükselir ve buna karşılık kârlar ücretlere nispetle o ölçüde geriler.
(3) Ücretli emekçilerin mülksüz oluşları ve bunun sonucu
olarak asgari geçim düzeyine kadar düşebilecek ücretleri kabule teorik olarak
razı olmaları, fiilen kabul etmek zorunda oldukları ücretler bakımından tümüyle
ilgisizdir; zira bu ücretler, kıt olan emek için işverenler arasındaki rekabet
tarafından belirlenmektedir. Aynı zamanda, işadamları ve kapitalistler
tarafından sürdürülen sürekli yenilik, rekabet ve sermaye birikimi, mal arzını
giderek genişleterek ücretlerin satın alma gücünü yükseltmekte, yani reel
ücretleri artırmaktadır.
İşadamlarının ve kapitalistlerin sermayesi, hem ücretlilerin
sattıkları emeğe olan talebin, hem de satın aldıkları tüketim mallarının
arzının temelini teşkil eder; bu sermayenin sürekli artışı, ücretlilerin bizzat
mülk sahibi olup olmamalarından bağımsız olarak, reel ücretleri kesintisiz
biçimde yükseltmektedir.
Referanslar
Ashton, T.S. 1969. The Industrial Revolution 1760–1830.
London: Oxford University Press, 1969.
Böhm-Bawerk, Eugen von. [1898] 1962. “Karl Marx and the Close
of His System.” Reprinted as “Unresolved Contradiction in the Marxian Economic
System.” In Shorter Classics of Eugen von Böhm-Bawerk. South Holland, Ill.:
Libertarian Press.
———. [1914] 1959. Capital and Interest. George D. Hunke and
Hans F. Sennholz, trans. South Holland, Ill.: Libertarian Press.
Carson, Kevin A. 2004. Studies in Mutualist Political
Economy. Self-published: Fayetteville, Ark. http://mutualist.org/id47.html.
Marx, Karl. 1867. Capital. Vol. 1. London.
Mises, Ludwig von. [1950] 1969. Socialism: An Economic and
Sociological
Analysis. London: Jonathan Cape.
———. 1966. Human Action. 3rd ed. rev., Chicago: Henry
Regnery.
Reisman, George. 1996. Capitalism: A Treatise on Economics.
Ottawa, Ill.: Jameson Books.
———. 1985. “Classical Economics Versus the Exploitation
Theory.” In The Political Economy of Freedom Essays in Honor of F. A. Hayek,
Kurt Leube and Albert Zlabinger, eds. Munich and Vienna: Philosophia Verlag. Reprint,
rev., Daily Article, The Ludwig von Mises Institute, January 26, 2005,
http://www.mises.org/story/1729.
Rothbard, Murray N. 2001. The Case for a 100 Percent Gold
Dollar. Auburn, Ala.: Ludwig von Mises Institute.
———. 1962. Man, Economy, and State. 2 vols. Princeton, N.J.:
D. Van Nostrand. Samuelson, Paul, and William Nordhaus. 2001. Economics. 17th
ed. New York: McGraw Hill.
Smith, Adam. 1776. The Wealth of Nations. London.
.jpg)
Yorumlar
Yorum Gönder